Cuma, Mayıs 18, 2007

Tarihten Notlar #0009

Aslında bunları İstanbul’un fethinin yıldönümünde yollayacaktım ama kuşatmanın gerçekleştiği şu tarihlerde bunları göndermemin bence pek de bir sakıncası yok...

Fatih Sultan Mehmed Han, Rumeli Hisarı’nı yaptırırken usulden de olsa Bizans İmparatoru XI. Konstantin’den de izin aldı. Ancak İmparator izin verse de vermese de hisarı yapacaktı. Hisarın yapılması konusunda İmparator, Fatih’e şöyle bir haber gönderdi:

- Kalenin yapılacağı yer Galata’ya aittir. Galata ise bizim değil, Frenklerin idaresi altınadır. Biz izin versek de Frenkler izin vermezler. Siz de bunu yapmaya kalkarsanız, Frenklerle aranız açılacaktır.

Fatih buna sevinmiş ve İmparator’a şöyle bir cevap uçurmuştu

- Bizim maksadımız İmparator’un hatırına saygı göstermekti. Mademki bu yer İmparator’un idaresi altında değil, o zaman mesele kalmaz. Çünkü Frenklerin hatırlarına saygı göstermek bizim için o kadar mühim değildir. İcap ederse onlara cevabı biz veririz.

***

İstanbul kuşatması sırasında Katolik ve Ortodoks Kiliselerinin birleştirilmesi dahi düşünülmüştü. Ancak Ortodoks Kilisesi liderlerinden Gennadios ile Başvekil Notares, bu birleşmeye karşıydılar. Hatta iki lider de şöyle diyorlardı:

- İstanbul’un içinde Türk sarığı görmek, Latin serpuşu görmekten evlâdır.

***

Fatih Sultan Mehmed İstanbul’u kuşatırken, Galata’da bulunan Cenevizliler devamlı huzursuzluk çıkarıyorlardı. Devlet adamları Cenevizlilere neler yapılmasını kendisine sorduklarında II. Mehmed şöyle cevap vermişti:

- Bizans bizim için bir ejderdir, fakat Ceneviz ise bir yılandır. Şimdi biz ejderi ezmek için yılanı uykuda tutmalıyız. Ejder yok edildikten sonra yılanın başına vurulacak hafif bir darbe ile onu yok etmek mümkündür.

***

İstanbul kuşatmasının son günü, surlar üzerinde kanlı bir boğuşma bütün hızıyla devam ediyordu. Son Bizans İmparatoru bir nefer gibi en ön safta çarpışıyordu. Artık her şeyin bittiğini görünce, etrafındakilere şöyle bağırdı:

- İçinizde benim başımı kesecek bir Hıristiyan yok mu?

Cumartesi, Mayıs 12, 2007

Yeni Atlantis

Francis Bacon, ütopik eseri Yeni Atlantis'i, ölümünden kısa zaman önce yazdı. Bütün tutkulardan elini çekmiş, yükselme umutlarını yitirmişti. Yazılarını önce İn­gilizce yazıp sonra Lâtinceye çeviriyordu. İngilizcenin birkaç yüzyıl için­de unutulup gideceğine, Lâtinceninse ölümsüz bir dil olduğuna inan­mıştı. Düşüncelerinin gelecek kuşaklarca benimsenmesini istiyordu. Bu­günün kuşakları ise onun yazdıklarını anlayabilmek için yeniden İngilizceye çeviriyorlar.

Yeni Atlantis, insanlığın çok eski bir düşünün yeniden ele alınışıdır. Bu düş, bir erdemler ülkesi düşüdür. Bacon, bu ülkeyi Pasifik Okyanusu'nda bilinmez bir adanın üstünde kuruyor. Bu adanın adı Bensalem’dir.

Peru'dan yelken açarak Güney denizi yoluyla Japonya'ya doğru yola çıktık. Yanımıza on iki aylık yiyecek almıştık. Beş ay doğudan uygun yeller esti, sonra batıdan esmeye başladı. Bu yüzden gün oluyor pek az yol alabiliyor, gün oluyor hiç yol alamıyorduk. Geri dönmeyi düşündüğümüz sırada güneyden doğuya doğru esen bir fırtına çıktı, ku­zeye doğru sürüklendik. Ölçülü kullandığımız halde yiyeceğimiz tükendi, uçsuz bucaksız suların üstünde yiyeceksiz kaldık. Ölüme hazırlanıyorduk. Gönüllerimizi göklerdeki Tanrı'ya yönelttik, yardımına sığındık, denizini nasıl gösterdiyse toprağını da göstermesi için yalvardık. Gerçekten de, ertesi gün, akşamüstüne doğru kuzey yönünde bulutlar gördük. Bu, bize, karaya yaklaştığımız umudunu verdi. Çünkü Güney denizinin in­sanlarca gereği gibi tanınmadığını, orada şimdiye kadar bulunmamış ada­lar olabileceğini biliyorduk. Rotamızı kara gibi bir şeyler görünen ku­zey yönüne çevirdik. Bütün gece yol aldık. Ertesi sabah gün ağarırken gözlerimizin önünde dümdüz bir kara parçasının uzandığını gördük. Ka­ra parçası, ormanlarla kaplı olduğundan bir hayli karanlık görünüyor­du. Bir buçuk saat gittikten sonra iyi bir limana girdik. Burası, pek bü­yük değilse de, iyi yapılmış, denizden pek hoş görünen güzel bir şe­hirdi.


Bacon'a göre bu erdemler ülkesini yöneten Süleyman Evi’dir. Diğer adı Altı Günlük İşler Koleji'dir. Bu ev ya da kolej, deneysel bilimin simgesidir. Bacon, bu simgesiyle, 11.yüzyıldan 15.yüzyıla kadar güçlü bir egemenlik kurmuş olan skolâstik düşünceye karşı koymaktadır. Dinsel gerçeklerden başka hiçbir gerçek tanımayan skolastik düşünce, Bacon'ın yaşadığı 16. yüzyıl­ ile 18. yüzyılda da sesini duyurmaktaydı. Bacon, kuramsal bilimi, de­nemelerle insanlığa yararlı kılmak istiyordu. Süley­man evi'nin amacı, olayların nedenlerini araştırmak, gizli güdülerini çözmek, yapılabilecek her şeyi gerçekleştirebilmek için insanın doğa üstündeki egemenli­ğini genişletmektir.

Süleyman Evi'ni otuz altı usta yönetir. Bu ustalar birçok çırak, usta adayları, yetiştirmektedirler. Çalışmaları gizlidir. Tapınak olarak kullandıkları iki uzun, özellikle döşenmiş salonları vardır. Bu salonlar çeşitli simgelerle süslenmiştir. Bu tapınaklarda toplanıp gizlilik andı içer­ler. Otuz altı usta, üçer üçer gruplandırılmışlardır. Bu grupların ilk dördü, on iki usta, ışık toplayıcıları adını taşırlar. Bunlar, gizlice başka ülkelere giderek bilimin en yeni örneklerini toparlar, henüz ulaşamadıkları yeni ışıklar varsa, kendi ülkelerine taşırlar. Beşinci üçlü grubun adı yağmacılar'dır, bunlar bir çeşit filozofturlar. Altıncı grup sır adamları'dır, yazıtlarında bulunmayan denemeleri toplarlar. Yedinci grup öncüler, kendi dü­şüncelerine göre yeni denemelere girişirler. Sekizinci grup, çeşitli deneyleri belirli bir yönteme göre sıralamakla görevlidir, bunlara sıralayıcılar derler. Do­kuzuncular hayır sahipleri ya da drahomacılar'dır, görevleri çe­şitli denemelerden (diğer ustaların topladıkları, düşündükleri ya da uyguladıkları denemeler) genel kurallar çıkarmaktır… Bu çalışmaların üstünde düşünüp tartışmak üzere bütün ustaların katıldıkları bir toplantıdan son­ra, sonuncu grup, yüksek bir ışık altında yeni denemeleri yönetir ve geliştirmeye devam eder, bu son üç ustaya lamba denmektedir.

Süleyman evi'nin ustaları, ilk yaratılan ışığı, bütün evreni aydınlata­bilecek olan Tanrı'nın ışığını aramaktadırlar. Bu ışığı görmüşlerdir. Ülkelerinin halkı bu yüzden erdemlidir. Bir dağın yüksekliğiyle bir mağaranın derinliği­nin aynı şey olduğunu, her ikisinin de göğün ışınlarından aynı oranda uzak bulunduğunu düşünmektedirler.

Süleyman evi'nin hazırlık gereçleriyle çalışma araçları yirmi bir grup­ta toplanmaktadır: Derin mağaralar, yüksek kuleler, göller, yapma kay­naklar, yapma doğa evleri, sağlık odaları, hamamlar, bahçeler, parklar, özel havuzlar, dispanserler, makineler, ısı fırınları, optik laboratuarlar, uzaklaştırıp yakınlaştıran araçlar, değerli taşlar, ses evleri, koku evleri, makine evleri, matematik evleri, marifetler evi. Bacon, bu araçlarla gereçlerin her birinin görevlerini ayrı ayrı, uzun uzun anlatmaktadır.

Bensalem’de, ayrıca, evlilik ve aile toplumun temelidir. Aile bağları resmi bayramlarla kutlanır. Bütün bu çalışmalar, erdemli bir ülke ya­ratmıştır. Bacon, Bensalem halkının erdemleri üstüne çeşitli örnekler veriyor. Bu örneklerden biri şudur: Gemiciler karaya çıktıkları zaman, adanın sağlık memuruna bahşiş vermek isterler. Memur, bir iş için iki kere para alamayacağını söyler. Bensalem'de rüşvetin (ve bahşişin de) adı «bir iş için iki kere para almak»tır.


Salı, Mayıs 08, 2007

Çalılıklar nereye gitmiş? Kartal nereye kaybolmuş?

"Dipdiri tepelerin, konuşan tellerle lekelendiğini, ormanın gizli köşelerini neden pek çok beyaz adamın kokusunun doldurduğunu, vahşi atların neden tutsak edildiğini, bufolaların neden katledildiğini biz anlamıyoruz. Böyle bir son bize bir şey anlatmıyor. Çalılıklar nereye gitmiş? Kartal nereye kaybolmuş? Hızlı koşan bir ata, ya da avlanmaya neden veda etmek gerekecekmiş? Bütün bunlar ne demektir?...

Yaşamın sonu... Ve, her halde yeniden yaşamaya çalışmanın başlangıcı...

Toprağımızı alma önerinizi düşüneceğiz. Kabul edersek, bu, belki de bize vaadettiğiniz bölge için olacaktır. Orada, belki de kalan günlerimizi gönlümüzce yaşayabiliriz. Bu dünyada son Kızılderili de yok olduğu zaman, yalnızca çayırlar üzerinde bulut gibi hareket eden bir anısı kalacaktır. Bu kıyılar, bu ormanlar halkımın ruhunu koruyacaktır. Çünkü onlar bu dünyayı, yeni doğan bir çocuk annesinin yürek atışını nasıl severse, öyle severler... Öyleyse, toprağımızı alırsanız, onu bizim sevdiğimiz gibi seviniz. Onunla bizim ilgilendiğimiz gibi ilgileniniz. Anılarını da aynen saklayınız. Onu, çocuklarınız için, bütün gücünüzle, bütün aklınızla ve bütün kalbinizle koruyunuz ve seviniz.

Göreceğiz...

Bütün bunlardan sonra, kardeş de olabiliriz."


Burada özetlenmiş olan Kızılderili şefi Seattle'ın bu konuşmasının tamamı, dünya fuarlarından biri olan EXPO 74'te halka sunulmuştur. Konuşma, saf, tertemiz bir anlatım ile o zamanların 'vahşi' sayılan insanlarının doğa ve çevre anlayışlarını dile getirmekte. Sizce de bugün bu konuşma hala birçok bakımdan geçerliliğini korumakta değil mi?

Perşembe, Mayıs 03, 2007

Neyzen'den

Neyzen Tevfik'ten birkaç beyit yazayım.

Metelik girdiği anda cebe, ten oldu çelik,
Doğru meyhaneye gittik, kafayı tütsüledik..
---------------
Daldan dala seken gönlüm serçe mi?
Yaktı beni Kel Ali'nin perçemi...
---------------
Her ne yap, yap becerip izzet-i nefsinle geçin,
Kimseden bekleme yardım, iki el bir baş için..
---------------
Üstüne alma, fakat dinle samur kürkçüyü sen,
Nasıl olsa kabahat sahibini terketmez..
---------------
Çözmemiştir, çözemez kimse varlık denilen kör düğümü,
Kainatı doğuran kahbe bilir iç yüzünü.
---------------
Bir çukurdan gelerek girmedeyiz bir çukura,
Önü zulmet, sonu zulmet .......yim gündüzünü!
---------------
Altmışından sonra reftarınla coşturdun beni,
Zerreyim ben, sen güneşlerle konuşturdun beni.


Bir de, dörtlük ekleyeyim:

Kime sordumsa seni, doğru cevap vermediler;
Kimi hırsız, kimi alçak, kimi deyyus!. dediler...
Künyeni almak için partiye ettim telefon,
"Bizdeki kayda göre, şimdi o mebus!" dediler!...