Salı, Şubat 27, 2007

Lüzumlu Bilgiler -- 219

"Lüzumlu Bilgiler" başlıklı yazılarımda önemli ve ilginç bulduğum alıntı niteliğindeki bilgileri paylaşmaya çalışacağım. Hangi bilgiler mi? Hayat kurtarıcı, ders niteliğinde, başucu kitaplarında yer alması gereken vs.. vs.. bilgileri konu sınırlaması olmadan paylaşmaya çalışacağım. (Evet, Ramesses'ten özendim:)... Ama vallahi daha kapsamlı olacak. Yalnız onun engin bilgi dağarcığı ve paylaşımına ulaşma sözü vermiyorum, o biraz zor.) Ayrıca bu lüzumlu bilgilerin (doğruluğuna dikkat edilmekle birlikte) bazıları ciddi, bazıları da gayriciddi olacak, dikkatli olun... Bir de, başlığımın yanındaki sayıyı farketmiş ve bunun "1" olması gerektiğini, ilginçlik, marjinallik olsun diye yazıma böyle bir sayı verdiğimi düşünebilirsiniz. Fakat bu sayıyı belli bir mantıkla verdim. İleriki yazılarımda "Lüzumlu Bilgiler" yazılarımın numaralandırmasını nasıl yaptığımı açıklayacağım. Bekleyin...

Bu gece Oscarları (banttan) izledik. Bari, ilk lüzumlu bilgiler son yılların kült filmlerinden biriyle ilgili olsun: Dövüş Klübü (Fight Club). İzleyen ve hikayeyi bilen çoktur ama bilmeyenler varsa bu kelime öbeğinin üstüne bir tıklasın...

Film, aslında 1996'da yayınlanan Chuck Palahniuk'un aynı adlı romanından uyarlama. Çok asi, sert bir tüketim toplumu eleştirisi ve cidden çok iyi saptamaları var... Oscarları izledikten sonra nereden aklıma geldi bilmiyorum ama şöyle bir imdb'ye girip bakayım dedim ve filmde geçen (çerçevelenmesi gereken) sözleri tekrar okudum. Sonra bir de wikiquotes'tan okudum ve kendime hakim olamayıp bazılarını buraya aktarıyorum:

Önce filmin başındaki uyarı:

Pre Movie Warning: "If you are reading this then this warning is for you. Every word you read of this useless fine print is another second of your life. Don't you have better things to do? Is your life so empty that you honestly can't think of a better way to spend these moments? Or are you so impressed with authority that you give respect and creedence to all who claim it!? Do you read everything you're supposed to read? Do you think everything you're supposed to think? Buy what you're told you should want? Get out of your appartment. Meet a member of the opposite sex. Stop the excessive shopping and masturbation. Quit your job. Start a fight. Prove you're alive. If you don't claim your humanity you will become a statistic. You have been warned........Tyler."


Tyler Durden'dan:

"How much can you possibly know about yourself if you've never been in a fight? I don't want to die without any scars."
-- olay budur, bitmiştir... (deşarj olmak için de kullanılabilir!)

"It's only after we've lost everything that we're free to do anything."
--
antitezi bulunan bir babayiğit var mıdır?

"I say never be complete, I say stop being perfect, I say let's evolve, and let the chips fall where they may."
--
mükemmelliyetçilik (böyle bir kelime vardır umarım) zarar mı, yarar mı, ne kadar mükemmelliyetçilik?

"The things you own, end up owning you."
--
materyalistlere, "amanın trende uymalıyım, ille de bi Ipod'um olsun, (aynı kalitede ya da daha iyi olsa da) Zen men ya da başka bir şey almayayım" diyenlere bir eleştiri mi, yoksa uyarı mı acaba?

"You're not your job. You're not how much money you have in the bank. You're not the car you drive. You're not the contents of your wallet. You're not your fucking khakis. We are the all-singing, all-dancing crap of the world."
--
hmm, etrafımıza bir bakalım, büyük çoğunluğa hitap eder bence..

"I see all this potential, and I see us squandering it. God damn it, an entire generation pumping gas, waiting tables; slaves with white collars. Advertising has us chasing cars and clothes, working jobs we hate so we can buy shit we don't need. We're the middle children of history, man. No purpose or place. We have no Great War. No Great Depression. Our Great War's a spiritual war... our Great Depression is our lives. We've all been raised on television to believe that one day we'd all be millionaires, and movie gods, and rock stars. But we won't. And we're slowly learning that fact. And we're very, very pissed off."
--
açık açık söyleyin şimdi, kaç kere bir film yıldızı ya da rock yıldızı olmanın hayalini kurdunuz? milyonerlikle alakalı sorum yok, o hep hayalimiz zaten:)

Bir de aralarında karakterler arasında geçen dialoglardan birkaçı:

Narrator: When people think you're dying, they really, really listen to you, instead of just...
Marla Singer: - waiting for their turn to speak?
--
hayır diyen bir daha düşünsün..

Narrator: What are you talking about? This is not a fucking piece of evidence! This is a person! He's a friend of mine and you're not going to bury him in the fucking garden.
Angel Face: He was killed serving Project Mayhem, sir.
Narrator: This is Bob.
Steph: But in Project Mayhem, we have no names.
Narrator: No, listen to me. This is a man and he has a name, and it's Robert Paulson, ok?
Mechanic: Robert Paulson.
Narrator: He is dead now, because of us, alright? You understand that?
(everyone stares at Narrator)
Mechanic: I understand. In death, a member of Project Mayhem has a name. His name is Robert Paulson.
Steph: His name is Robert Paulson.
Narrator: Stop it! Shut up!
All Space Monkeys: His name is Robert Paulsen!
(louder)
All Space Monkeys: His name is Robert Paulsen! His name is Robert Paulsen!
Narrator: This is all over with!
--
bu bana biraz da filmin öz eleştirisi gibi geldi.. tekdüze yaşamından kurtulamaya çalışan ve topluma isyan eden insanlar anarşi yaratmaya çalışıyorlar, ama bunu yaratırken bireysel kimliklerini kaybedip sürü psikolojisiyle hareket ediyorlar.. sonuçta, tüketim toplumunda da sürü psikolojisi hakimdi.. eh tabi, bu insanlar gene aynı insanlar..

Daha görmediyseniz, Dövüş Klübü'nü seyretmeniz tavsiye edilir efenim...

NOT:
En İyi Film'i Babel (Babil) kazanamadı, üzüldüm vallahi... Karşısındaki anlamak ve dünyaya, olaylara başkalarının bakış açısından da bakabilmek üzerine kurulu olan bu film, bence hem evrensel hem çok güncel, aynı zamanda da tarihsel bir konuyu aktarıyor. Filmin teması "If You Want to Be Understood... Listen". Güzel laf...

Pazar, Şubat 25, 2007

Tarihten Notlar #0005

Haftanın son notu... İlk niyetim bunu her gün yazmaktı - ki başladığım zamandan beri aksamadı bu - ancak buraların çok fazla durgun olması nedeniyle biraz arayı açacağım bundan sonra...

Mısır Firavunu Khufu, nam-ı diğer Keops, bundan 4500 yıl kadar önce Kahire yakınlarındaki Gize'deki dünyanın hâlâ en büyük taş yapısı olan piramidini inşaa ettirdi. Kontrol etmem lazım ama; sanırım yirmi yılda, 100,000 işçi her yıl üç ay çalışarak 146 metre yüksekliğindeki 2 ila 7 ton arası değişen 2 milyon taştan oluşan devasa bir yapı...

Diğer yandan aynı Keops, Mısır'da bulunan en küçük heykellerden (belki de en küçük) birinin konusu olmuş... Ben daha başka heykelini görmedim eğer varsa bile. :)

Tarihten Notlar #0004

Şu sıralar hep İlkçağ'dan gidiyorum sanırım; bu sefer uğrayacağım yer Mezopotamya'nın kalbi Babil...

Şu sıralar filmiyle de gündemde olan İlkçağ'ın Yedi Harikası arasında yer alan Asma Bahçeleri'yle ünlü bu şehir, aynı zamanda bir efsaneye de konu olmuştur... Babil Kulesi'ne.

Hikayeyi az çok biliriz: İnsanlar Tanrı'ya ulaşmak isterler, gökteki Tanrı'ya ulaşmak için de bir kule yapmaya girişirler. Tanrı da bunu engelleyebilmek için inşaat yarılandığı sırada birden herkesin konuştuğu dili öyle bir karıştırır ki kimse birbirini anlamaz olur ve inşaat yarım kalır...

Gelelim bu efsanenin kaynağı olan yapıya: Evet, Babil Kulesi gerçekten var olan bir yapı, ancak akıbeti burdakinden çok farklı olduğu kesin... Babil Kulesi, aslında şehrin ortalarına doğru, nehir kıyısına yakın yerde inşaa edilmiş Etemenanki adındaki bir ziggurattan (basamaklı piramit) başka bir şey değildir ve Marduk'a adanmış tapınak kompleksi Esagila'nın bir parçasıdır. Yüksekliğinin 91 metre olduğu sanılıyor... yani dönemi için fazlasıyla yüksek.

Cumartesi, Şubat 24, 2007

Tarihten Notlar #0003

Bugün de Eski Mısır'dan bir not düşelim:

Eski Mısır'da Firavunlar, eğer varabilmişlerse - ki bu 3000 yıllık tarihlerinde çok olmuştur heralde; haliyle 30 hanedanı olan bir ülkeden bahsediyoruz eğer Ptolemyleri saymazsak - hükümdarlıklarının 30. yıllarında ve onu takip eden her üç yılda bir (istisnai dört yılda birlik durum hariç) bir tür 'yeniden doğuş', enerjilerini yenilemek için Heb Sed adında - ki Sed Festivali demekmiş - bir festival düzenlenirmiş. Bir sürü dini ritüelleri içeren ve dört beş bin yıllık bir geçmişi olan bu festivallerin bu 30 yıllık süre içinde yapılmadığı örnekler de mevcuttur tabii. Heretik firavun Akenaton ve erkek kıyafeti giyen Hatşepsut gibi (bu nedenle ona kraliçe yerine Firavun demek aslında daha doğru olacaktır).

Not: 16. tahta geçiş yılında ilk Heb sed'ini yapan Hatşepsut örneğinde, babası I. Tutmosis'in ölümünün 30. yılı olduğu şeklinde hesaplandığı takdirde aslında geleneği bozmadığı gibi, kendisinin meşruiyetini kanıtlama çabası olarak da yorumlanabilir. Çünkü Hatşepsut bir kadın firavundur ve erkek firavun gibi kıyafet giymiş, bunun propagandasını yapmıştır. Nihayetinde ata-erkil bir krallık olan Mısır'da bir kadının firavun olması pek de mümkün değildir...

Cuma, Şubat 23, 2007

Tarihten Notlar #0002

Fatih Camii'nin bugün bulunduğu noktada, Bizans devrinin en büyük kiliselerinden Kutsal Havariler Kilisesi yükselirmiş. Bu kilisenin mezarlığında da şehrin 'kurucusu' İmparator Konstantin ve Ayasofya'yı yaptıran Jüstinyen'inkiler de dahil pek çok imparator ve aile üyelerinin mezarları bulunuyormuş... Fatih de Fatih Camii'ni ve defnedildiği türbesini oraya yaptırarak bir Çesar olduğunu adeta kanıtlamak istiyormuş demek ki...

Perşembe, Şubat 22, 2007

Tarihten Notlar #0001

Bu, "Tarihten Notlar" serimin ilk yazısı olacağı için, nedir onu bir söyleyeyim.

Buraya belli aralıklarla tarihten çeşitli, ilginç, ufak tefek notlar düşerek "aaa, bak sen ne kadar enteresan" dedirtmeyi ve belli konularda ilgi uyandırmayı umuyorum. Yani yaratmasını istediğim etki, bir nevi suya girmeden önce alışmak için ayakları sokmaktan başka bir şey değil. Bazen 1-2 cümle olur, bazen bir paragraf olur. Duruma göre. Bunun dışında daha uzun yazılarım da olacak tabii ki.

Ve işte bu serinin ilki:

Çimentoya benzer ilk madde, Romalılarca keşfedilen pozzolana adındaki, volkanik topraktan elde edilen madde oldu. Bu antik çimentoyla yapılan pek çok yapı günümüzde hâlâ dimdik ayakta durmak :) Neresinden baksanız pek çoğu 2000 yıllık...

Salı, Şubat 20, 2007

Fedakar Avcı-Toplayıcılarımız Bizim..


İlk yazım İngilizce olacak, kusuruma bakmayın.. Aşağıya yakın zamanda özene bezene, ilginç bilgilere dayanarak yazdığım kompozisyonumun avcı-toplayıcılarla alakalı kısmını koyuyorum.. Özellikle "reciprocal altruism" (karşılıklı fedakarlık) ile ilgili bölüme dikkat!..

The first ancestors of the human kind lived in a hunter-gatherer society, as far as we know. Today there are very few people who continue to live as hunter-gatherers, but hunter-gatherer way of life will probably become extinct in the whole world in the near future. In the hunting-gathering era, also called The Environment of Evolutionary Adaptiveness, people did not have farms or domesticated animals. Their mere existence depended on foraging and hunting. They hunted wild animals, and collected wild plants to eat. They lived in societies, which are small, nomadic, kin-based bands usually composed of 50 to 100 people. This society was actually like an extended family. Simple technology, i.e. tools made from stones and bones, was used by hunter-gatherers. Thus they were technically the most primitive society ever. However, they were also the most egalitarian society. Egalitarianism was achieved as a result of the cooperation between the members of the society. In a hunting-gathering society, reciprocal altruism was like an informal social contract among the members. Reciprocal altruism is the form of altruism, in which a band member receives a benefit from another member, and this other member expects a benefit, in the future, in return. For instance, a band member could share the bear he hunted with other members of the band who did not have much to eat. When this person did not have enough food, he could share the food of another band member who had a successful hunt. The members who did not follow this informal rule were kept out of the social solidarity of the band. Reciprocal altruism worked best in these small bands, because each person depended on every other person of the society to satisfy their basic needs (such as food, water, protection). These hunter-gatherers probably had emotions similar to us, modern people, including selfishness and arrogance. But we live in very large societies compared to their societies, and not every member of our society depends on every other member in terms of basic needs. Also all band members probably knew each other, but we don’t know every member of our society (our state). Hence, “small is beautiful”.


Daha fazla bilgi için aşağıdaki linkler önerilir (sonuncusu çok alakalı olmasa da ilgimi çekti):

Karşılıklı fedakarlık hakkında Wiki'den özet bilgi

Hunter-gatherer (Wiki'den)

Avcı-toplayıcılar (About:Archaeology)

Innovation and Principle of Reciprocal Altruism (olayı CEO'lara falan bağlamış)

Pazartesi, Şubat 19, 2007

HER ŞEY HAKKINDA YAZAMAMAK

Bir insan her şeyin hakkında yazabilir mi? Ya da düşünebilir mi? Bir insanın aklına gelen konular ya da düşünceler sınırsız mı? Bugüne kadar aklımıza gelen şeyler ya da düşündüklerimiz sizce 0'dan mı varoldu, yoksa daha onceki insanların düşünceleriyle ve dış dünyanın tetiklediği düşüncelerle mi sınırlı? Demek istediğim, bizim şu anda düşündüklerimiz sadece geçmiş ve şimdiki zamana mı bağlı, ve gelecekte düşündüklerimiz de şu anda düşündüklerimizden budaklanan düşünceler mi sınırlı olacak? İnsanoğlu daha önce kimsenin düşünemediği bir şey düşünebilir mi? Evet, bayanlar baylar, size yaratıcılık sınırsız mıdır diye soruyorum. Aslında yaratıcılığın sınırsızlığı gibi bir zırvalamayı sormaktan çok, tartışmaya açmak istediğim konuya gelmek amacı ile size şu çok önemli soruyu yöneltiyorum: sizce insanoğlu hayatı boyunca hiç yaratıcı olabilmiş midir? Yoksa insanoğlu bugüne kadar sadece etrafında bulduğu şeyleri kendi kafasına göre değiştirip, oluşanları 0'dan varettiğini sanıp kendini yaratıcı mı sanmıştır?
Ben herhangi birşey hakkında düşününce ya da düşünmek hakkında düşününce, açıkça söylemek gerekirse kendimi her şey hakkında düşünebilecek ya da yazacak kadar özgür hissedemiyorum. Bence insan aklı, ne yazık ki, birçok bakımdan sınırlı. Bir düşünceden diğerine atlayabildiğimi hissedebiliyorum ama yine de bir düşüncemin daha önceki bütün düşüncelerden bağımsız olabileceği inancına tamamen karşıyım.
Zaman zaman insan düşünce sınırlarının dışına taşma, hiç kimsenin akledemediğini akledebilme gibi hayallere ve tutkulara kapılıyorum. Yine de ne yaparsam yapayım, ne düşünürsem düşüneyim, ortaya çıkaracaklarımın bu evrenden aldıklarımdan ve atalarımın bana miras bıraktıklarından daha fazla bir şey olacağına inanmıyorum. Ele aldığı şeyi başka bir forma, hatta istediği forma, sokmak tabi ki çok büyük bir becerisidir insanın. Ancak nasıl fiziksel anlamda mümkün değilse, düşüncesel anlamda da "yoktan var etme"nin mümkün olabileceğine inanmıyorum. Bu yüzden biz evren içinde fiziksel olarak ne kadar güçsüz ve küçük isek, düşüncelerimizin de sonsuz düşünceler aleminde o kadar gösterişsiz ve at gözlüklü olduğuna inanıyorum. Belki çok karamsarca düşünüyorum ve belki siz insanların birbirinden çok farklı onbinlerce şey yaratabileceğine inanıyorsunuz ama yine de siz, yaratıcılık taraftarları, yaratıldığı söylenen herhangi bir şeyin o zamana kadarki geçmişimizden tamamen bağımsız olduğunu savunamazsınız.
Sizce bu blogda ya da herhangi blogda yazılan ve çizilen şeyler içinde geçmişimizden tamamen kopmuş öğeler, düşünceler, öneriler var mıdır? %100 orjinal öğelerden bahsediyorum... Hiç sanmıyorum, hepimiz atalarımızdan kalan ortak mirası paylaşmış ona birşeyler katabilmek için didinip duruyoruz. İşte insanı bu yönde çabalamaya iten de zaten bu! En idealist anlamda düşündüğümüzde, insanoğlu yaratıcı değil ancak kendine sunulan imkanları değerlendirip, kendinden sonrakilere sunulacak bu imkanları artıracak yetiye sahip. Bu yetiyi kullanabildiğini hissettikçe de kendini başarılı hissediyor. Büyük ihtimalle başarıya olan açlığımız, aklımızın sınırlarına aştığımıza inanma isteğinden doğmuş. Belki biz "her şey" hakkında düşünemeyebiliriz ama birlik olup birbirimizle etkileşimi sağlayabilirsek "her şey"e gün geçtikçe daha da yakınlaşabiliriz. Bir gün biz insanlar "her şey" hakkında düşünmüş, her şeyi akletmiş konuma gelebilecek miyiz? Bunu öğrenmenin tek bir yolu var: Daha fazla düşünmek...

Unutulmuş Dahi, Nikola Tesla.


Fikirlerimizi birileriyle paylaşabileceğimiz (umarız) böyle bi ortamı yarattığı için moderatör arkadaşımıza kendi adıma teşekkür ederim. Youtube'dan sonra internetin yeni gözdesi haline gelen bu "blog" hareketine kayıtsız kalamadı ve hemen girişimlere başladı, zira akıllı çocuktur kendisi.

İlk yazım için belki biraz bodoslama bir konu seçtim, farkındayım. Belki de dünyayı karşısına alan Nikola Tesla yerine, önce karşısına aldığı dünyadan bahsetmeliydim birazcık. Pürüzlü, bilimsel gelişmelere sanılandan fazlasıyla kayıtsız ve hatta onlardan çekinen bir dünyadan dem vursam Nikola Tesla'nın önemini daha iyi ifade edebilirdim belki de. 19. ve 20. Yüzyılın sayılı dahilerinden biri olan Nikola Tesla hakkında birşeyler yazmadan önce, mesela, belki de Thomas Edison gibi aslında çok daha vasıfsız ve alelade ama herkesin çok daha iyi tanıdığı bir mucitten bahsetmeliydim.

Kabul edelim ki Tesla hakkında bildiklerimiz sıfıra yakın. Elektrik mühendisleri manyetik alanlarda [Tesla] birimiyle çokça uğraştıkları için onları bu genellemeden muaf tutmak doğru olacaktır. :) Hepimiz ampulu kim buldu sorusunun cevabının "Edison!" olduğunu şöyle veya böyle biliyoruz. Hatta bu konuda biraz daha fazla bilgisi olanlar doğru akım(DC) teriminin yaratıcısının ve ilk kullanıcısının da o olduğunu bileceklerdir. Tesla hakkında birşeyler yazmaya beni teşvik edense, daha birkaç gün önce izlediğim The Prestige adlı film oldu. Çok iyi kotarılmış, özünde eğlencelik bir film olsa da, Nikola Tesla'yı belki de bir çok uyarlamadan daha iyi yansıttı ekrana. 2 saatlik film boyunca belki de 5 dakika ekranda görünmesi bile benim gibi Tesla meraklılarını heyecendan çılgına çevirdi.

Bu adamı gözümde bu kadar büyütmemin sebebi nedir peki? Bu adamı bu kadar büyük yapan şey nedir? Sanırım bunların cevabı, yine, bu adamı neden unuttuğumuzda gizli: Özlerinde diğer insanlardan çok da farklı olmayan, gözlerini bilim merakı kadar kudret ve para hırsı da bürümüş (belki de çoğunu bu hırsın getirdiği başarı sayesinde tanıdığımız) onlarca bilim adamından onu ayıran alçakgönüllülükte gizlidir Tesla'nın başarısı ve başarısızlığı. Kazandığı paraları ileriki çalışmalarına yatırım olarak gören ve Edison'ın aksine basit bir göçebe yaşamını tercih eden Tesla, son senelerinde sıkça vakit geçirdiği fakirlik ve yalnızlık adlı iki dostunun tanıklığında, basit bir odel odasında vefat etmiştir.

700 civarında patenti olmasına rağmen, akla ilk gelen, belki de en büyük buluşu alternatif akımdır (AC). Türkçenin güzelliklerinden biri olsa gerek, burdaki 'alternatif' sıfatı elbette kelimenin ingilizcedeki orijinal karşılığı olan 'alternating'in, yani 'değişen'in yerini tutmaz. Ancak anlamsal olarak, bize doğru bir şekilde, var olan başka bir akım türüne alternatif olarak olarak sunulduğunu belirtir; Bu da elbette Edison'un DC'sinden başkası değildir.

Amerika'ya tam anlamıyla çulsuz olarak iltica eden Nikola Tesla, Thomas Edison'un yanında çalışmaya koyulur. Tesla'daki zeka kıvılcımını görür görmez anlayan Edison, daha sonraları bu gencin kendi tekelinde bulunan elektrik piyasasına AC'yi kazandıracağını tahmin bile edemez. Ancak olan olur, Tesla pek hoşlanmadığı, bilim adamlığı vasfından çok iş adamlığı vasfında davranan Edison'dan ayrılır ve kendi şirketini kurar. Akımların Savaşı adı verilen dönem de bu olaylara rast gelir. (~1890)

Akımların Savaşı döneminde, karşısına ülke çapında koskocaman bir monopol haline gelmiş Edison'ı ve General Electrics'i alan Tesla'ya karşı, ülke çapında propagandalara girişilmiştir. Bu propagandaların en önemlileri arasında, bizzat Edison'ın AC'nin tehlikeli bi akım türü olduğunu göstermek adına onlarca hayvanı (bunlardan bir tanesi 6600 V gerilime maruz bırakılarak infaz edilen bir fildir) halkın önünde elektrik vererek öldürmesi gelir. Ayrıca Tesla'nın çok büyük paralar harcayarak oluşturduğu, içinde uzun yılların çalışmasının ürünü olan deneylerin bulunduğu laboratuvarı kundaklanarak yok edilmiştir.

Edison'ı ve General Electrics'i başından yenilgiye mahkum eden ve Tesla'yı AC'yi bulmaya yönlendiren şeyin ne olduğunu anlamak içinse şu basit elektriksel güç-akım/voltaj formülüne bakmamız yeterli olacaktır: P=I.V yani bir yere iletilen elektriksel güç, devredeki akımın ve gerilimin çarpımına eşittir veya iletim tellerindeki spesifik direnç sebebiyle ısı olarak kaybolan güç P=I^2.R dir. Anahtar nokta, iletimin verimliliğidir. İşte bu tellerin aynı direnci sebebiyle, DC'de uzun mesafeli elektrik iletimi, çok büyük voltaj düşmelerine başvurulmadan yapılamaz, zira DC'de voltajı yükseltip alçaltmak çok zordur.

AC ise bu soruna, voltajı bir transformatörle yükseltip/alçaltarak çözüm bulmuştur (alternating). İletim sırasında çok yüksek miktarlara çıkarılan voltaj (ki bu P=I.V'de düşük akım (I), yani verimli iletim demektir), evlere dağılımda yine bu transformatörler aracılığıyla istenen miktara düşürülebilir.

Bütün propagandalara rağmen, AC, DC'yi ezerek yenmeyi bilmiştir ve günümüzde AC en çok kullanılan endüstriyel akım biçimidir. AC buluşunun yanında, Tesla, radyo'nun ve x-ışınlarının da temellerini atmıştır, ancak yine bir takım kişisel özellikleri ve alçakgönüllü tercihleri nedeniyle, bugün bu büyük buluşların altında başkalarının imzalarını görüyoruz.

Unutulmaya yüz tutmuş efsanelere bir saygı mahiyetinde, Tesla'nın çok iyi bir elektrik mühendisi (elektrik mühendisliğinin kurucusu ve babası olarak görülür), çok büyük bir bilim adamı ve mütevazı ve kibar bir beyefendi olarak hafızalardan asla silinmemesi gerektiği unutulmamalı, Ampulu kim buldu? sorusunu, "Edison ama gene de Tesla>>Edison!" diye yanıtlamak farz olmalıdır. :)

Hoşgeldiniz


Zeyrek, sevgili ve bir o kadar da saygıdeğer yazarlar (ve de okuyucular),


HOŞGELDİNİZ..

Blogumuzun işleyişini ve düzenini pek çoğunuzla konuşmuş olsak da gene de yazılı, manifestomsu bir başlangıç mesajı atmak gerekiyor. Hem dışarıdan gelen okuyucuya da blogumuzun nasıl işleyeceği konusunda bilgi vermiş oluruz. Gerçi, şimdilik pek okuyucu çekmeyeceğimizi ve blog zenginleşince okuyucu sayımız artsa bile bu mesaja pek bakacaklarını düşünemeyiz, fakat önemli olan bu değil zaten. Hemen hemen her kitabın bir önsözü bulunur. İşte, bu mesaj da bizim blogumuzun önsözü olacak. Önsözler, kitabın yazımı tamamlandıktan sonra yazılır ve okuyucuya kitabı okurken bir yol haritası teşkil eder. Bizim önsözümüzün ise yazarlarımız için bir yol haritası işlevi göreceğini düşünüyorum. Yalnız, kitapların önsözlerini bazen okumayız ve zaten bağlayıcı nitelikte de değillerdir, okumasak da olur. Aslında bizimki de öyle diyebiliriz. Yani, bu yazı daha çok, Parşömenimizin özgür ortamında, başlangıç için tavsiyeler, ipuçları içeriyor.

Parşömenimiz, önceden konuştuğumuz gibi ve sloganımızda da yazdığı üzere "her şey hakkında serbest yazılar" felsefesi üstüne kurulu. Tamamen özgürlük içeren parşömenimizde istediğimiz konu hakkında, istediğimiz şekilde, istediğimiz uzunlukta yazacağız. Her hafta değişik bir konu seçebiliriz ya da devamlı aynı konu hakkında yazabiliriz. Bir gün çok kısa yazıp öteki gün sayfalarca yazabiliriz. Ya da her zaman kısa veya uzun olabilir yazımız. Köşe yazarları gibi aynı anda birkaç konudan bahsedebiliriz. Bu, tamamen yazarın inisiyatifine bağlı. Yazarın yazmak için ekstra bir şeyler araştırmasına da gerek yok (isterse tabii ki yapabilir, bayağı iyi sonuç lar alabilir). Olay, aslında beynimizden geçenleri (etrafımızda gördüklerimizi, gazetelerde okuduklarımızı, ilgilendiğimiz konuları, hobilerimizi, seyahat ettiğimiz yerleri, hatta günlük yaptığımız işlerin ilginç bir şekilde anlatımını vs..) kağıda (bloga:)) dökmek. Bir anlamda beyin meditasyonu yapmak, rahatlamak. Ayrıca, istediğimiz sıklıkta yazacağız. Yalnız, mesajımızı konusuz göndermemeye çalışalım, mesajımızın altındaki "label" kutucuğuna bir ya da birden çok konu yazalım (konu bulamıyorsak konusuz yazalım).

Başka bir noktaya değinmek gerekirse, Parşömenimizin çeşitlilik içermesi de amaçlarımızdan bir tanesi olursa geniş ve zengin bir blog topluluğu olabiliriz. Bu, aynı konu hakkında yazı yazmamaya çalışalım anlamına gelmiyor. Aynı konuyla ilgili aynı bakış açısı yerine farklı bakış açılarından yazmamız zaten bilgi ve/veya fikir çeşitliliği sağlayacaktır. Yalnız, önceden yazılmış bir yazıyla fikirlerimiz genelde örtüşüyor diyelim. Fakat, o yazıya bir şeyler eklemek istiyor ya da bazı noktalarında yanlışlıklar görüp bunları düzeltmek istiyorsak, bunu ilgili yazıya yorum yazarak, yazara mesaj çekerek, moderatör aracılığıyla yazara erişerek veya apayrı yaratıcı yöntemlerle yapabiliriz.

Yazı uzumaya başladı, sadede gelip bitireyim:) Parşömenimiz, her şey hakkında serbest yazılarımızla ve yazarlarımızla özgür bir blog ortamı olacak. Bu mesaj da başlangıç için bir yol haritası gibi görünse de daha çok tavsiye niteliğinde. Ama, blogumuzun asıl gidişatı biz yazarlar ve yazılarımızla kendini belli edecek, Parşömenimiz bizi yönlendirecek. Umarım, zaman geçtikçe, elimizde birçok yol haritamız olacak ve dinamik blogumuz çeşitliliğiyle ve bilgi ya da fikir dağarcığıyla zenginliğe ulaşacak.

Saygılar..