Cumartesi, Mart 24, 2007

Lüzumlu Bilgiler -- 238

18.yüzyılın sonu ve 19.yüzyılın başlarında Endüstri Devrimi, halkın bilim ve teknolojiye olan ilgisini çok arttırmıştı. Hatta bu ilgi o kadar büyüdü ki doğa felsefecileri herkesin anlayabileceği makale ve kitaplar yazmaya ve halka açık dersler vermeye başladılar. Dersler de çoğu kez kalabalık yüzünden ayakta izlenmekte, kitaplar basılır basılmaz kapışılmaktaydı. Halka açık derslere katılmak için para gerekmekteydi, ama ücreti halkın ortalama gelirine göre uygundu (Yoksul halkın parasının yetmediği gösteriler olmaktaydı tabii.).

Öte yandan, bilim adamlığı, hür zenginlerin hobisi durumunda, büyük ölçüde entellektüellerin zevk için yaptığı bir işti. Örneğin, İngiltere'deki genç aristokratlar Özel Lise'yi ve Oxford ya da Cambridge'daki eğitimlerini tamamladıktan sonra, özel öğretmenleri eşliğinde Avrupa'da tur atarlardı. Böylece, bilim dünyasındaki gelişmeleri kendi ülkeleri dışında da görür, bildiklerini aktarır ya da bilgilerine yeni, değerli bilgiler katarlardı.

Daha sonraki yıllarda, Kraliyet Enstitüsü'nün başkanı olan Faraday ve diğer birkaç bilimadamıyla birlikte bilim, sırf aristokrasinin uğraşı olmaktan çıkıp halka yayılacaktı.

Cuma, Mart 23, 2007

Tarihten Notlar #0007

Fatih Sultan Mehmed'den bir anekdot (Necati Kotan'ın "Tarih Fıkraları" adlı kitabından):

Fatih İstanbul'u işgal ettikten sonra şehri geziyordu. Ancak bir yan sokaktan bir inleme işitti. Derhal yanındakilere:

- "Bu inleyen adamı bulup getirin." dedi. Biraz sonra üstü başı perişan, saçı sakalı birbirine karışmış bir ihtiyar padişahın huzuruna getirildi. Padişah, bu zavallıya:

- "Bu ne haldir, sizi neden hapsettiler?" diye sorduğunda, ihtiyar şöyle cevap verdi:

- "Muhasara başlayınca imparator beni çağırdı ve Türkler İstanbul'u alacak mı diye sordu. Ben de "alacaklar" diye söyleyince, beni bu hale soktular."

Padişah ihtiyara:

- Peki söyle bakalım," dedi, "İstanbul bizim elimizden çıkacak mı?" İhtiyar biraz düşündükten sonra şöyle cevap verdi:

- "Bu güzel şehrin düşmanı çoktur. Ancak sizin aranızda fesat artar, şahsi menfaat ön planda düşünülmeye başlanır, elindeki emvali yabancılara satanlar çoğalır, işte o zaman İstanbul sizin elinizden çıkar."

Fatih ellerini yukarı kaldırıp şöyle dedi:

- "Dilerim Allah'tan ki, bunları yapanları Allah'ın kahrı gazabına uğrasınlar!"

...

Perşembe, Mart 22, 2007

1791, Endüstri Devrimi ve Faraday

Aşağıda Michael Faraday'ın doğduğu 18.yüzyıl sonlarındaki Avrupa ve Amerika'nın durumuyla (Fransız İhtilali ve endüstri devriminin başlangıç yılları) ve Faraday'ın kendisiyle alakalı ilginç bulduğum birkaç bilgiyi aktarıyorum...

Yıl 1791'di... Yeni Dünya'da Amerikan kolonileri kısa bir süre önce (1776'da) Bağımsızlık Bildirgesini kaleme almış ve İngiltere'den bağımsızlıklarını kazanmışlardı. Şimdi ise Eski Dünya'da, alt tabakaya mensup Fransızların Bastille hapishanesini ele geçirmesi üzerine, XVI. Louis, İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisini imzalamaya istemeyerek de olsa razı oluyordu.

Aşağı yukarı aynı dönemlerde, Avrupa ve Amerika'daki işçi sınıfı da yine eşi görülmemiş bir devrim olan Endüstri Devrimi'nin acımasız şartlarına boyun eğmek zorunda kalıyordu. Örneğin, İngiltere'de sayıları binleri bulan dokuma işçisi, buhar gücünü kullanan Endüstri Devrimi ordusunun kuşatması altındaydı.

1791'de Endüstri Devrimi'nin yüksek hızlı makineleri, verimliliği ve karı en yüksek değerlerine ulaştırmıştı. Ancak bunlar genelde, kısa sürede zengin olmak için bu yeni makineleri kullanan işverenler tarafından sömürülüp sonra da işten çıkarılan işçi sınıfının zarar görmesi pahasına yapılmıştı.

İngiltere'nin gelişmekte olan sanayi merkezlerinden uzakta, taşrada yaşamlarını sürdüren James ve Margaret Faraday (Michael'ın ebeveynleri) bile hızlı gelişmeden fazlasıyla etkilenmişti. James çocukluğundan itibaren usta bir demirci olmak için çok çaba göstermişti; şimdi ise mükemmel bir biçimde işlediği eserleri, makine yapımı ürünlerin her geçen gün artmasıyla sürekli değer yitirmekteydi. Daha fazla iş bulabilmek amacıyla James, ailesiyle birlikte Londra yakınlarında Newington kasabasına taşındı; para kazanmaya çok ihtiyacı vardı...

1791 yılında Michael Faraday doğuyor. Kendisi hakkında kişisel bilgi vermeden önce, önemli öğütler içeren birkaç sözüne bakalım:

"Bilim bize hiçbir şeyi göz ardı etmememiz ve küçük ayrıntıları küçümsememiz gerektiğini öğretir. Zira, büyük şeyler küçük şeylerden oluştuğu gibi, aslında küçük ayrıntılarda çoğu kez büyük şeyler gizlidir."
"Eskiden Encyclopaedia'ya olduğu gibi Binbir Gece Masalları'na da kolayca inanabilen, hayali geniş birisiydim. Ancak benim için çok önemli olan gerçekler kurtuluşumu da sağlamıştır. Bir gerçeğe güvenebilirim, iddiaları ise her zaman sorgulamışımdır."
"Gözlerimle görmeden bir gerçeği, kendi gerçeğim haline asla getiremiyordum."
"Doğa felsefecisi her öneriyi dinlemeye istekli olmalı, ancak kendi başına karar vermek konusunda da kararlı olmalıdır. Şahıslarla değil, olaylarla ilgilenmelidir. Ana amacı, gerçek olmalıdır."
"Beğenilen bir teoriye sadık kalmak yüzünden, çoğu kez bilime telafisi çok daha fazla emek gerektiren pek çok yanlışlık girmiştir. Bu tür yanlışlara engel olmak, büyük oranda zihinsel alçak gönüllülük, bağımsızlık ve yenilgiyi kabul etmeyi gerektirir."

Michael Faraday ayrıca, ebeveynlerinin de üyesi olduğu, "Hristiyanlığın çok küçük ve adı sanı duyulmamış bir mezhebi" biçiminde nitelediği ve Robert Sandeman'ın kurucusu olduğu Sandeman mezhebinin bir üyesiydi. Sandeman mezhebinin ilk üyeleri İskoç Presbiteryen Kilisesi ve İngiliz Kilisesi'nden, bunların vaazlarının aşırı kurumsal gelmesi üzerine ayrılan, İsa'nın havarilerinden istediği çocuksu inanca önem veren bir mezhep kurmuşlardı.

Mezhep üyeleri, beş parasız olduklarında da mutlu olurlardı. Yoksulluk onlara, kendisi de yoksul olan İsa'nın İsrailoğulları'nı, "Zengin bir adamın Tanrı'nın buyruğuna girmesi, bir devenin iğne deliğinden geçmesi kadar zordur." diyerek uyardığı günleri anımsatıyordu. Mezhep üyeleri Tanrı'nın oğlunun merhametine olan inançları sayesinde çok az şeyle yetinen ve hayatlarını sürdürebilen dayanıklı ve gösterişsiz insanlardı. Öte yandan, Hz. Süleyman'ın "Oğluna sopa atmaya kıyamayan onu sevmiyor demektir. Oğlunu seven ise onu terbiye etmeye özen gösterir" uyarısını da gözeten mezhep üyeleri, bedensel cezalandırmanın doğru olduğuna inanıyorlardı.

Bütün bunlar, başka şeylerin yanı sıra, anne baba Faradayların resmi eğitime pek fazla inanmadıkları anlamına da gelmekteydi. Çocuklarına okulda başarılı olmaları yönünde en ufak telkinde bulunulmuyordu. Bu aile içinde yetişen Michael Faraday, dinle ilgili konularda az şüpheciydi, fakat bilimle ilgili konularda da o kadar çok şüpheciydi. Kutsal Kitap'ta yazılanları sorgulamadan kabul ederken, fani insanların kaleme aldığı kitaplardaki her şeyi sorguluyordu. Bir sözünü hatırlamakta yarar var: "Dünya'nın yaratılmasından itibaren Tanrı'nın görünmez nitelikleri -sonsuz gücü ve Tanrısal yapısı- ortaya koyduğu eseri sayesinde açıkça görünür hale gelmiştir". Peki nasıl oldu da elektromanyetizma alanında, böyle bir alan daha isimlendirilmemişken, büyük buluşlara imza atabilmişti? Cevabı, Faraday'ın genç yaşlarda bir ciltçide çalıştığı sırada ilgisinin arttığı kitaplarda bulabiliriz. Ciltçide çırak olarak çalışırken, anlaşılabilir bir dil ile yazılmış, elektrikle ilgili pek çok bilgiye ulaşabiliyordu: "Her şey, işten arta kalan zamanlarda okuduğum bu kitaplarla başladı." Bana göre, bilimsel başarısındaki çok önemli bir nedenin de bilimsel konulardaki şüpheciliği olduğu açıktır. Faraday, elektrik ve manyetizma arasındaki ilişkiyi açık biçimde ortaya koydu. Önemli buluşu şöyle özetlenebilir: Bir manyetik kuvvet azaldığında ya da arttığında elektrik üretir; ne kadar hızlı artar ya da azalırsa, ürettiği elektrik de o kadar fazla olur.

Daha sonra, Faraday, elektromanyetizmayla ilgili yaptığı buluşlarla James Clerk Maxwell'e ilham kaynağı oluşturacaktı. Maxwell, dönüm noktası niteliğindeki Elektrik ve Manyetizma adlı eserinde, Faraday'ın basitçe ifade ettiği buluşunu matematiksel bir denkleme dönüştürmüştü. Elektromanyetizma adı, birbiriyle ilişkili bu iki kuvvete, bu bahsedilen buluşlardan sonra verilmiştir.

Michael Faraday'ın, elektromanyetizma ve elektrikle konularında olduğu gibi kimya konusunda da bilim dünyasına önemli katkıları olmuştu.

Çarşamba, Mart 21, 2007

Küçük İnsanların Büyük Gölgelerinin Olduğu Ülkelerde Güneş Batmak Üzeredir

Bu tanıma aynen uyan bir ülke biliyorum. Uzaklarda aramama gerek de yok üstelik bu ülkeyi; yobazların, faşistlerin, ülkücülerin, aydınlık düşmanlarının, aydın katillerinin, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanların, ahlaken eğitilmeden zihnen eğitilip topluma salınanların gereğinden fazla uzamış gölgelerini görüyorum her gün, televizyonu her açışımda, gazeteyi her okuyuşumda. Küçük insanların söz sahibi olduklarını, el üstünde tutulduklarını, yönetici yapıldıklarını, bu ülkenin vatandaşlarını temsil ettiklerini görüyorum kıt akıllarıyla.

Üstelik, bu ülkede güneş son elli yıldır batıyor.

Peki demezler mi adama "Her ülke hak ettiği şekilde yönetilir" diye?

Derler tabii ya. Var mıdır acaba bir babayiğit bu sözün gerçekçiliğini inkar edebilecek? Her ülke, elbette hak ettiği şekilde yönetilir. Bunun yanında, demokrasiyi ve cumhuriyeti zihnen kaldıramayan insanların demokratik haklarını kullanarak; oy vererek, seçimlere katılarak cumhuriyeti ve demokrasiyi anayasadan kaldırma gayreti bir tür ironi, bir tür garip çelişki değildir de nedir?

Demokratik hakkını kullanarak, demokrasi aleyhine oy kullanmak. Bu bence, hem sevinilecek, hem de ağlanacak bir durumdur.

Salı, Mart 20, 2007

Kızılderili Şefin Cevabı

1854 yılında Amerikalılar, Kızılderililere ait toprakları satın almak istemişlerdi. Bu istem karşısında cevap olarak Kızılderililerin reisi Seattle, son derece ilginç bir konuşma yapmıştı. Bu konuşma daha sonra halka sunulmuş ve o güne kadar çevre ile ilgili olarak yapılan en içten en güzel açıklama olarak nitelendirilmiştir.
Bana göre de doğa ile birlikte yaşamayı çok iyi bilen birinin duygularını yansıtmaktadır.


“Washington’daki Büyük Şef , topraklarımızı satın almak istediğini bildiren sözünü göndermiş!.. Büyük Şef aynı zamanda dostluk ve iyi niyet sözlerini de göndermiş!.. Bu çok nazik bir davranış. Çünkü karşılık olarak bizim dostluğumuza hiç gereksinmesi yok. Ama, biz onun önerisini düşüneceğiz. Çünkü iyi biliyoruz ki, eğer topraklarımızı satmazsak, beyaz adam silahlarla gelip onu gene elimizden alabilir. Ama biz bazı şeyleri anlamıyoruz.

Gökyüzünü, toprağı, kayaların ısısını, nasıl olur da alıp satabilirsiniz? Bu düşünce bize garip geliyor. Eğer biz havanın tazeliğine ve suların pırıltısına zaten sahip değilsek, siz onları nasıl satın alabilirsiniz? Biz bunları belki de vahşi olduğumuz için anlamıyoruz!.. Bu dünyanın her parçası benim insanlarım için kutsaldır. Her parlayan çam iğnesi, bütün kumsallar ve sahiller, karanlık ormanlardaki sis, uçsuz bucaksız alanlar ve havada vızıldayarak uçuşan her bir böcek, halkımın anılarında kutsaldır. Ağaçların gövdelerinden sızan sular, Kızılderili’nin anılarını taşır.

Beyaz adamın ölüleri, yıldızlar arasında yürümeye gittikleri vakit, doğdukları ülkeyi unuturlar. Halbuki, bizim ölülerimiz bu dünyayı asla unutmazlar. Çünkü o, Kızılderili’nin anasıdır. Nasıl biz dünyanın bir parçası isek o da bizim bir parçamızdır. Güzel kokulu çiçekler, kızkardeşlerimizdir. Geyik, at, büyük kartal, bunlarda bizim erkek kardeşimizdir. Kayalık tepeler, ıslak çayırlardaki damlalar, atın vücudundan buharlaşan ısı ve insan hepsi aynı ailedendir.

Öyleyse, Washington’daki Büyük Şef, topraklarımızı almak isterken, bizden çok şey istiyor...

(devam edecek).......

Pazartesi, Mart 19, 2007

Yazı Yazmak...

Bir yerde, anladığımız biçimde bir yaşam formunun oluşabilmesi için o bölgede su gereklidir. Su olmazsa yaşam biçimleri de oluşmaz.

Bir yerde, mesela, paranın ortaya çıkabilmesi, yani takas sisteminin yerini çok daha gelişmiş olan paranın alabilmesi için belli bir ekonomik sistem gelişmişliğinin olması gerekir. Lidyalıların günümüzdeki paranın atasını icat etmelerinin nedeni de, başkentleri Sart’ın Kral Yolu adı verilen ticaret yolunun başında bulunmasıdır. Bir ticaret yolu, karmaşık ekonomik ilişkileri bünyesinde barındırdığı için, para gibi, böylesine kadar karmaşık bir ekonomik ilişkiler zincirini düzenleyecek bir kavramın da haliyle ortaya çıkmasını sağlayacaktır.

Yerleşik hayata geçiş de böyledir. Bir toplumun yerleşik düzene geçmekteki başlıca nedenlerinden biri, o toplumun nüfusunun artması ve toprağı işlemeyi keşfetmesidir. Ondan yararlanabilmeyi öğrenmesidir. Sırası önemli olmamakla beraber yerleşmek; tarımı, devleti, belli bir düzeyde hukuku, özel mülkiyeti ve daha pek çok toplumsal kavramı ortaya çıkarır.

Eğer yerleşik hayata geçtiği, şehirlerini kurduğu, devletini oluşturduğu, dinini ortaya çıkardığı zaman bu topluluk, artı ürün elde etmeyi de başarırsa, artı ürünün kaydedilmesi ihtiyacıyla yazı adındaki bu teknoloji – ister hiyeroglif biçiminde olsun, ister ideogram, ister alfabe – uzun süre ruhban sınıfın ve bürokrasinin tekelinde kalacak olmasına rağmen ortaya çıkacaktır şüphesiz. Bu Nil kıyısındaki Eski Mısır’da da böyle olmuştur, Fırat’la Dicle arasındaki Mezopotamya’da da, Yangtze Nehri boyundaki Çin’de de, Ganj boyunca uzanan Hint ülkesinde de…

O zaman şöyle bir inceleyelim: Bazı şeylerin gerçekleşebilmesi için, başka şeylerin varlığı şarttır. Canlı hayat için su şarttır. Paranın ortaya çıkması için belli bir düzeyin üstündeki ekonomik ilişkilerin varlığı gereklidir. Yazının varlığı için artı ürüne, artı ürün için tarıma, tarım için de yerleşik düzene gereksinim vardır. Yani bir topluluk yerleşmediği takdirde yazı ortaya çıkarması mümkün değildir. Bir kere buna ihtiyacı yoktur. Göçebe bir kavmin yazıya gereksinimi olması söz konusu değildir. Dünyanın her yerinde yazının ortaya çıkması da, toplumların yerleşmesinden sonraya denk gelir.

Bu durumda şu kritik soruyu sorma ihtiyacını duyuyorum ister istemez: Eğer herhangi bir toplumun bir yazı sistemi geliştirmiş olması için yerleşik düzene ve tarıma ihtiyacı varsa, 8. yy.da hâlâ yerleşik düzenle uzaktan yakından alakası olmayan Orta Asya Türklerinin, yani Göktürklerin 38 harflik bir alfabeyle Orhun Yazıtları gibi koca koca anıtlar çıkarması nasıl mümkün olabilir?

Yazımın burasında hemen bir hatırlatma yapayım.

Orhun Yazıtları/Anıtları/Abideleri/Kitabeleri olarak da bilinen anıtlar, Göktürk Hakanı Bilge Kağan, kardeşi Kültigin ve vezirleri Tonyukuk adına dikilmiş, üç tarafı Göktürkçe ve Göktürk alfabesiyle, bir tarafı Çince yazılı dikilitaş denebilecek türdeki anıtlardır. Türklerin ilk yazılı metinleri olarak tarihteki yerlerini alan bu taşların dikilişleri M.S. 720 ve sonrasıdır.

Buradan varmaya çalıştığım nokta aslında çok açık ve net. Tüm bu çok temel bilgiler, basit mantıksal denklemler ışığında rahatça diyebilirim ki burada bir yerlerde bir terslik var. 38 harflik bir yazı sistemi, çok karmaşık ve gelişmiş bir yazı sistemi demektir. Böyle bir yazı sistemini kurma kapasitesi de basitçe göçebe bir kavmin becerebileceği bir şey değildir ve bunu gerçekleştirebilmeleri de sadece çok köklü bir devlet geleneğinin varlığıyla açıklanamaz.

Bunun benim kanaatim, bir iddiam olmasına ve akademik olarak kanıtlayacak durumda olmama rağmen, kendimce oluşturduğum teori, aslında Türklerin bir zamanlar – göçebe olmadan önce – yerleşik oldukları yönünde. Zaten “Kurultay” gibi bir organın olması, o bahsedilen çok gelişmiş ve köklü devlet geleneğinin varlığı da aslında buna hizmet eder niteliktedir.

Bu yazı sisteminin oluşumunu Çin’den etkilenmeye dayamak da pek doğru bir yaklaşım olmayacağını düşünüyorum. Bir kere yazıların karakterleri birbirine benzememektedir. Çince bildiğim kadarıyla ideogramlardan – yani bir sürü şekilden oluşur (5000’e yakınmış Wikipedia’ya bakarsak).

Eminim bilmediğim pek çok faktör de vardır. Ama bu kadar temelde daha en başında çelişkiler olması, ister istemez düşündürüyor beni… Bence çok ciddi bir biçimde de ele alınması gereken bir konudur. Eğer gerçekten de varsa böyle bir durum, yani daha önceleri yerleşikken sonradan bir nedenle terk ettikse şehirlerimizi, o zaman aslında mesela günümüzdeki gelişmiş Avrupa’yı oluşturan halklardan çok daha önce yazı yazıyor, çiziyormuşuz demektir…

Cumartesi, Mart 17, 2007

Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar- 2

Okurken beğenip altını çizdiğim alıntıları yazmaya devam ediyorum. Aslında bu diziyle aynı adı taşıyan kitap, baştan aşağı, her bir satırı dahil olmak üzere felsefi bir hazine; sonradan dönüp okunsa yeni anlamlar çıkarılacak, gelişen düşüncelerle daha iyi anlaşılabilecek bir yapıt. Ben zamanında kendi aklımca neler seçmişim, neleri anladığımı düşünmüşüm, bakmaya devam edelim:

"Zihinsel bir uğraşı içermeyen boş zaman ölümdür ve diri diri gömülmektir"
- Seneca

"Aslında bizim pratik, gerçek yaşamımız, tutkular tarafından yönlendirilmediği sürece, can sıkıcı ve yavandır; onu tutkular yönlendirdiğinde ise, çok geçmeden acı vermeye başlar: Bu yüzden yalnızca, istençlerinin hizmeti için gereken ölçünün üstünde herhangi bir zeka fazlalığına sahip olanlar mutludurlar. Çünkü böylelikle, gerçek yaşamlarının yanı sıra, kendilerini sürekli olarak ve acısız ama yine de canlı bir biçimde meşgul eden ve eğlendiren, entelektüel bir yaşam sürdürürler. Böyle bir entelektüel yaşam, salt can sıkıntısına karşı değil, onun yıkıcı sonuçlarına karşı da korur. Yani kötü topluma ve insanın mutluluğunu bütünüyle gerçek dünyada aradığı zaman içine düştüğü çok sayıda tehlikeye, musibete, yitime ve savurganlığa karşı bir koruma duvarı oluşturur. Buna karşılık normal insan, yaşamından haz alması bakımından, kendi dışındaki şeylere, mala mülke, mevkiye, kadınlara ve çocuklara, arkadaşlara vb. muhtaçtır; yaşamının mutluluğu bunlara dayanır: Bu yüzden, onları yitirdiğinde ya da onların kendisini aldattığını düşündüğünde yıkılır."

"Fazla bilgelik olan yerde, fazla keder vardır."- Anonim ahit filozofları

"Kendilerinde yetenekli bir akıl ve doğru bir yargı hisseden, ama yüksek zihinsel yetenekleri bulunduğuna güvenemeyenlerin, herkesin bildiği verileri elinin altında tutan büyük insan yığınının dışında çıkmak ve yalnızca tüm bilgili çalışkanlıkla ulaşılabilecek en ücra noktalara varabilmek için, çok alıştırma yapmaktan ve çok çalışmaktan kaçınmamaları gerekir."

"Akıllı kişi, hazzı değil, acısızlığı hedefler"
- Aristoteles

"Bir insanın durumunu, mutluluğuna göre değerlendirmek isteniyorsa, onu hoşnut edenin değil, canını sıkanın ne olduğunu sormak gerekir: Çünkü bu ikincisi, kendi başına, ne denli azsa, insan da o denli mutludur; çünkü bu esneklik durumu, ayrıntılara karşı duyarlı olmayı da içerir; mutsuzken ayrıntıları duyumsayamayız bile."

"İnsan yaşamının mutluluğunu, yaşamın çok sayıda gerekliliği yüzünden, geniş bir temel üzerine inşa etmekten kaçınılmalıdır: Çünkü böyle geniş bir temel üzerinde durursa, çok sayıda kazaya olanak tanıyacağı için, kolaylıkla çökebilir ve bu kazalar da hiç eksik olmazlar. Bu yüzden büyük mutsuzluktan kaçınmanın en güvenli yolu, istemlerini, her türden olanağına oranla, olabildiğince düşük tutmaktır."

"Yaşam bilgeliğinin önemli bir noktası, biri diğerine zarar vermesin diye dikkatimizi biraz bugüne biraz da geleceğe yöneltişimiz arasındaki orantının doğruluğuna dayanır. Çoğu kimse, fazlasıyla bugünde yaşar, bunlar düşüncesizlerdir; bazıları da fazlasıyla gelecekte yaşarlar, bunlar da korkaklar ve endişelilerdir."


"Her türlü sınırlandırma mutlu eder. Görüş etkime ve dokunma ufuklarımız ne denli dar iseler, o denli mutluyuzdur: Ne denli geniş iseler, kendimizi o denli sıkıntılı ya da endişeli duyumsarız. Çünkü bu ufuklarla birlikte, sorunlar, arzular, ve korkular da büyür. Bu yüzden körler bile, bize a priori görünmesi gerektiği denli mutsuz değildirler: Yüz hatlarındaki yumuşak, neşeli dinginlik bunu kanıtlar."


"Mutluluk, yetinmeyi bilenlerindir"
- Aristoteles

"Yalnızlık tüm seçkin zihinlerin yazgısıdır: Zaman zaman bundan yakınacaklardır, ama her zaman kötünün iyisi diye bunu seçeceklerdir."


"Üç türlü aristokrasi vardır. 1. Doğuştan ve rütbeden gelen aristokrasi, 2. Para aristokrasisi 3. Zihinsel aristokrasi. Sonuncusu aslında en seçkin olanıdır, kendisine zaman tanındığında böyle olduğunu açıkça görülecektir. Büyük Frederik bile, bakanlar ve generaller, nazırlar masasında yemek yerlerken, Voltaire'in, hükümdarların ve prenslerinin oturduğu bir masada yer almasına alınganlık gösteren saray nazırına, 'Ayrıcalıklı kafalar, prenslerle aynı düzeydedirler' demişti."

"Sahip olmadığımız bir şeye bakarken, bizde hemen, 'Bu benim olsaydı nasıl olurdu?' düşüncesi doğard ve bu eksik şeyin eksikliğini duyumsatır. Bunun yerine daha sık, 'Bu bende olmasaydı nasıl olurdu?' diye sormalıyız; demek istiyorum ki, sahip olduğumuz şeylere ara sıra, onu yitirdikten sonra gözümüze nasıl görüneceğini düşünerek bakmaya çalışmalıyız; üstelik bu ne olursa olsun: Mülkiyet, sağlık, dostlar, sevgili, kadın, çocuk, at ve köpek; çünkü şeylerin değerini, ancak onları yitirdiğimizde anlarız"

Schopenhauer'in söylediklerine katılmamak elde değil, özellikle de insanın mutluluğu üzerine düşüncelerine. Schopenhauer'e göre, daimi mutluluk imkansızdır; ancak uzun süreli neşelilik durumu korunabilir. Algıları kısıtlı bireyler, bu kısıtlılık durumu oranında mutludurlar. Hiç görmemiş bir kör, sabahları güneş açmadığı için mutsuz olmayı bilemez; hiç aşık olmamış bir adam, sevdiğinden ayrılan bir adamın hissettiği kederi duyumsayamaz.

Schopenhauer'in Türkçe'ye Aşkın Metafiziği adıyla çevrilmiş bir kitabı daha var. Onda bu gerçekçi üslubun aşk, kadınlar ve cinsellik üzerine yerleştirildiğini göreceksiniz. Sevgilisinden ayrılan, intihar etmek isteyen arkadaşlara tavsiye ederim.


Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar son bir bölümden sonra sona erecek.

Perşembe, Mart 15, 2007

Youtube'a Erişim...

Bildiğiniz üzere geçen hafta (Türkiye'de ve dünyada çok popüler olan) Youtube sitesine Türkiye'de mahkeme kararıyla erişim yasağı getirildi. Bunu (bir tür) sansür olarak da yorumlayabiliriz. RTÜK'ün sansürcü yaklaşımından uzun süre geçmeden bu yasak getirildi. Olay, dünya basınında ve internet forumlarında da büyük yankı uyandırdı. Bu erişim yasağı hikayesini şöyle bir inceleyelim...

Neden erişim yasağı getirildi? Yunan milliyetçisi bir Youtube kullanıcısı "kemal gay turk" adında Atatürk'ün resmi üzerine çiçek, böcek gibi türlü motifler koyup sanki onun ağzından çıkmışçasına "Hi, I'm Kemal, gay Kemal.." gibi sözler söyleten bir videoyu Youtube'a koyması üzerine getirildi erişim yasağı. Aynı kullanıcı farklı bir takma adla daha önce siteye gene aynı videoyu koymuş, ama video yoğun tepki üzerine kaldırılmıştı. Peki yeniden konan videoya tepki yok muydu? Vardı, daha yoğun bir tepki vardı. Hatta bazı internet haber siteleri özellikle videonun kaldırılması için kampanya başlattılar ve sitelerini ziyaret edenlere manşet haber olarak videoyu protesto etmeleri için çağrıda bulundular. E-posta zincirleri yoluyla protesto kampanyası yahoo, google gruplarında da yer aldı. Videoyu karalayan birçok yorum atıldı, videoya cevap veren ve Rumları gay olarak gösterip kötüleyen birçok video konuldu siteye.

Erişim yasağının dünyada nasıl duyuruldu? Haber organları, erişim yasağını haber başlıklarından biri olarak duyurdu. BBC'de, International Herald Tribune'de ve daha birçok haber organında günün en önemli haberlerinden biri olarak geçildi. Yalnız, burada bir şeye dikkat çekmek gerekiyor: Bu haber organları, Youtube'a erişim yasağından bahsederken konuyu hemen 301. maddeyle bağlantılandırdılar. Haberleri sonuna kadar okursanız göreceksiniz ki çoğu haberin sonunda Türkiye'de 301. maddenin ifade özgürlüğüne kısıtlama getirdiği söylenildi ve Türkiye bundan dolayı eleştirildi:
"
The European Union, which Turkey is hoping to join, has long called for an easing of Article 301 - the law which prevents insults to Turkish culture - arguing that the law places severe restrictions on free speech in Turkey." -- BBC News
"The European Commission, the executive branch of the EU, has been particularly concerned by Article 301, which attracted global criticism last year when Pamuk was put on trial for telling a Swiss newspaper that more than a million Armenians were massacred by Ottoman Turks during World War I." -- IHT
Bu arada ilginç bir haber de Kürt k
aynaklı sitelerden bazılarından geldi: Türkiye, Youtube ve ayrıca Kürt sitelere girişi yasakladı diye... Bu haber dünya medyasında pek yankı bulmadı, çünkü gerçeği yansıtmıyordu. (Şahsen, aşırı kuşkucu arkadaşınız ben, Youtube'un sansürlendiği gün bu sitelere girmeyi denedim ve PKK'nın web siteleri dahil hepsinde başarıyla dolaşabildim.)
Bunların dışında yasak dünyada haber organları yanında internet forumlarında da önemli bir haber haline geldi ve büyük tepki çekti.

Youtube'a (ya da Internet'e belli oranda) erişim yasağının başka ülkelerde örnekleri var mı? Bu konuda çok güzel bir haber var, buraya koymak istiyorum. Burada, bir ekleme yapmak gerekiyor: Çin'in yaptığı söylenilen sansürlerin bazılarının geçici olduğunu biliyorum. Haberde belirtilen sansürlerin hepsi geçmiş ya da şimdiki zamanda gerçekleşmişti. Bu sansürlerin bazıları belli bir süre için yürürlükte kaldı, sonra kalktı. Yalnız, hala Çin'in bazı Internet sitelerine sansür uygulamaya devam ettiği (haberde geçen sitelerin bazıları da dahil) bilinmekte. Daha fazla bilgi için Açık Net İnsiyatifi'nin sayfasına bakınız.
Ayrıca, Brezilya'da Youtube'a uygulanan sansürle Türkiye'dekinin benzerliğine dikkat çekmek isterim. (Haberdeki "Brezilya" başlığı altındaki bölüme tekrar bakalım bir...)

Yasağa Türkiye'den nasıl tepkiler geldi? Türkiye'de de yasak olumsuz tepkilerle karşılaştı. Olumlu tepkiler mevcut olabilir tabii, ama onlar haber olmadığı için olumsuz tepkilere oranlarını bilemeyeceğiz. (Bulunduğum e-posta gruplarından ve çevremden gelen olumsuz tepkilere olumlu tepkilere basar durumdaydı ama bu durum bütün Türkiye'ye yansıtamayacağı için gene de tepkilerin oranını bilemeyiz. Ayrıca belirtmek gerekir ki Türkiye'nin yüzde on civarında nüfusu Internet'i kullanıyor.) Olumsuz tepkilere örnekler: NTVMSNBC'den (1, 2)... Göründüğü gibi yasağı protesto eden ve yasağa karşı imza kampanyası yapan bir site de açılmış arada: www.youtubeyasagi.com (artık sitede, yasak kalktığı için, başka bir içerik yer alıyor).

Yasak siteye erişimi tamamen engelleyebildi mi?
Bu sorunun yanıtı hayır... Şöyle ki Türk Telekom hizmetleriyle dışındaki özel internet sunucularıyla Internet'e bağlananlar Youtube'a erişebildi. Türk Telekom'la nete bağlananlar sitenin Internet adresini web tarayıcılarına yazdıklarında siteye erişemediler, fakat farklı yöntemlerle Youtube'a erişebilenler oldu (erişebilmek mümkündü): IP numarası yoluyla ya da vekil sunucu (proxy) kullanarak (benim yazmadığım, bilmediğim yöntemler mevcut olabilir)...

Yasak ne zaman kaldırıldı, haberlerde nasıl duyuldu?
Youtube yasağı iki gün sonra, 9 Mart Cuma günü kaldırıldı.Yasağın kaldırılması da dünya medyasında (yasak kadar olmasa da) yer buldu: Yahoo'da, Softpedia'da...

Bu konudaki yorumum nedir peki?... Youtube dünyada milyonlarca kullanıcısı olan bir site. Siteye her gün çok güzel videolar eklenirken ayrıca (azınlıkta olsa da) aşağılayıcı, hareket , pornografik veya lisansı gereğince eklenmemesi gereken videolar da eklenmekte. İşte bu nedenle, Youtube (ve Google) birçok davayla uğraştı, uğraşmaya da devam ediyor. Youtube'un siteye eklenen videolarla ilgili kontrol mekanizması da mevcut tabii ki. Siteyi ziyaret edenler Youtube'a mesaj atarak ya da videonun altındaki Flag as Inappropriate butonuyla herhangi bir videonun siteden kaldırılmasını talep edebiliyor. Youtube da gelen tepkilere göre ilgili videoyu kaldırabiliyor. Yukarıda bahsettiğimiz olaya gelirsek...
Yunanlı olduğu sanılan kullanıcı Atatürk'e homo diyip onunla ucuz şekilde alay eden videoyu Youtube'a koymasının ardından gelen tepkiler üzerine site videoyu kaldırdı. Daha sonra, aynı kullanıcı farklı bir adla hesap açıp siteye tekrar aynı videoyu koydu. Bunun üzerine yukarıda da anlattığım gibi tepki çok büyüdü ve mahkemeye kadar intikal etti. Mahkemenin Youtube'un ilgili videoyu kaldırması ve bundan sonra Atatürk'e hareket içeren videoların konulmasını denetlemesi kararı isabetli olmuş... Youtube, bundan sonra ilgili konuyu içeren videoları kontrol etmede çok daha dikkatli olacak kanaatimce. Olmalı da zaten, çünkü bu saçma videolar özellikle Türkiye'de çok infiale yol açıyor. Ayrıca, Youtube bu tür videoları denetlemede yasal olarak da yükümlülük altına alınmış oldu mahkeme kararıyla birlikte. Ancak... 2 günlük erişim yasağı kararına şiddetle muhalefet etmekteydim, hala da etmekteyim. Akıl almaz bir karar bence. Kararı irdelersek... İlk olarak, karar Türkiye'yi kapsıyor, ama Türkiye'nin bütün internet kullanıcılarını değil, sadece Türk Telekom kullanıcılarını. İkinci olarak, video erişim yasağı boyunca sitede duruyor ve istisnalar (Internet'te kısmi sansür uygulayan ülkeler) hariç bütün dünya videoyu izleyebilirken sadece biz izleyemiyoruz. Üçüncü olarak, yukarıda da anlattığım gibi kararı delmek çok da zor değil. Internet'ten aratın, forumlara girin, en basitinden ekşisözlüğe girin ve Youtube'a erişim yasağını delmenin tüyolarını kolayca öğrenin. Bir de zaten mahkeme çabucak karar verdi ve Youtube'a kararın ulaşmasıyla ve videonun siteden kaldırılmasıyla birlikte 2 gün sonra yasak da kalktı. Gerek var mıydı erişimi kapatmaya? Peki ne yapılabilirdi? Mahkeme, bütün işlemlerini aynen gerçekleştirebilirdi, erişim yasağı hariç. Bu komik yasağın savunulacak bir tarafı, üzgünüm ama, cidden yok.
Peki bir de olaya hukukçuların ve mahkemenin açısından bakalım. Ceza Mahkemeleri'nde hukukçu bir arkadaşımdan öğrendiğime göre hakimler inisiyatiflerini kullanma alanı çok dar ve yazılı kanuna uymak zorundalar. Yani, aslında bu erişim yasağı kararı mevcut kanunda yer alan maddelerden dolayı da ortaya konmuş olabilir. O zaman ne yapmalı? Gerçi, hukuk ve Türkiye'deki bilişim kanunları konusunda çok fazla bilgim olduğu söylenemez. Ama bir yerde yanlış ya da eksik kanun maddeleri varsa onlar değiştirilmelidir diye düşünüyorum. Gelecekte böyle saçma kararların alınmaması adına yapılmalı...
Yalnız, tekrar belirtmek gerekirse bu paragrafta yazdıklarım tamamen bir varsayım. Böyle bir yasa olmayabilir, erişim yasağı belli bir yasaya göre alınmamış olabilir. Neyse, söylemek istediklerimi zaten söylemiş bulunmuştum.

Salı, Mart 06, 2007

Tarihten Notlar #0006

Michaelangelo'nun doğumu şerefine onunla ilgili küçük bir anekdot (6 Mart 1475 – 18 Şubat 1564):

Michaelangelo, kendini koca bir mermer blokla bir odaya kapamış. Günler, haftalar geçmiş bir türlü dışarı çıkmıyormuş. Odada saatlerini geçiriyormuş. Arkadaşları endişelenmeye başlamışlar; dostu olan bir prensi (Medici'lerden biri olabilir tam hatırlamıyorum) onunla konuşmaya göndermişler. Prens gitmiş yanına;

- "Michaelangelo, n'apıyorsun burada bu kadar uzun zamandır? Herkes seni merak edi-" derken sözünü kesmiş M.

- "Şşşşt! Ses çıkarma, çalışıyorum..." Prens şaşırmış ama rahatsız etmemek için dışarı çıkmış...

Birkaç ay sonra ne oldu dersiniz? O koskoca mermer blok, Michaelangelo'nun en büyük eseri Davud heykeline dönüştü...

Pazartesi, Mart 05, 2007

Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar - 1

Arthur Schopenhauer, 18-19. yüzyılın belki de en rasyonel ve en acımasız filozofu. Yaptığı gözlemler ve tespitler, gençlerin yaralarına tuz basacak, yaşlılara hayatlarının anlamsız olduğunu hatırlatacak ve dertlerine bir iki güzel cümlede derman arayan insanları şaşkınlığa çevirecek olsa da, gerçeklerle yüzleşmek kaçınılmaz.

Dönemin bir diğer ünlü filozofu Hegel'den dayanaksız bir optimist olduğu için ölesiye nefret eden, üniversitede onun öğretmenlik yaptığı sınıflarının dolup taşmasına, kendi sınıflarının ise boş kalmasına biraz bozulan A. Schopenhauer, yazdığı, günümüzde değerini hala koruyan ve daima korumaya devam edecek müthiş fikirleri ve tespitleriyle bilim/felsefe edebiyatında hak ettiği yeri almıştır ve Nietzsche, Freud, Thomas Mann ve Wagner'e kadar bir çok kişiyi etkilemiştir.


Schopenhauer'in kaleminden :

  • "İnsanın olası mutluluğunun ölçüsü, bireyselliğiyle önceden belirlenmiştir. Özellikle, zihinsel gücünün sınırları, yüksek bir hazzı alma yeteneğini sonsuza dek belirlemiştir. Bu sınırlar darsa, dışarıdan gelen tüm çabalar, insanların ve şansın onun için tüm yaptıkları, o kişiyi sıradan, yarı hayvansı insani mutluluğun ve hoşnutluğun ötesine geçiremezler."
  • "Kimse kendi bireyselliği dışına çıkamaz."
  • "İç dünyası zengin bir insan, tamamen yalnızken, kendi düşünceleriyle ve hayalleriyle, eşsiz bir eğlence bulur; öte yandan, ruhsuz biri, sürekli dernekten derneğe, oyundan oyuna, yolculuktan yolculuğa ve şenlikten şenliğe koşsa bile, can sıkıntısından kurtulamaz."
  • "Neşelilik doğrudan doğruya bir kazançtır. Yalnızca o, mutluluğun nakit parasıdır ve ötekiler gibi, sadece bir banka senedi değildir; çünkü yalnızca o, doğrudan doğruya şimdiki zamanda mutlu eder; bundan dolayı öz için en yüce mülktür, gerçekliği iki sonsuz zaman arasında bölünemez bir şimdiki zaman biçimindedir. Buna göre bu mülkün edinilmesini ve geliştirilmesini başka her çabanın önüne koymalıyız."
  • "Olayların nesnel olarak ve gerçekte ne oldukları değil, bizim için, bizim kavrayışımız açısından ne olduklarıdır, bizi mutlu ya da mutsuz kılan: Epiktetos da bunu söyler: 'İnsanları huzursuz eden, olaylar değil, olaylar hakkındaki görüşleridir.' Ama genel olarak, mutluluğumuzun onda dokuzu, yalnızca sağlığa dayanır: Sağlık her şeyi bir haz kaynağına dönüştürür; buna karşılık, sağlık olmadan, hangi türden olursa olsun, hiçbir dışsal mülkten haz alınamaz ve öznel mülkler, zihnin, duygu durumunun, mizacın özellikleri bile, hastalıkla azalırlar ve körelirler."
  • "Sağlık, kısmen güzellikle akrabadır. Her ne kadar bu öznel üstünlüğün mutluluğumuzla doğrudan doğruya değil, sadece dolaylı, başkalarını etkileme yoluyla bir katkısı olsa da güzellik yine de büyük önem taşır; erkekte de. Güzellik, kalpleri bizim önceden kazanan bir tavsiye mektubudur."
  • "İç dünyası zengin bir insan, her şeyden önce acı çekmemeye, kendini ihmal etmemeye, dinginliğe ve kendi başına kalmaya yönelecektir, yani sakin, alçakgönüllü ama olabildiğince engellenmemiş bir yaşam arayacaktır ve buna göre, sözüm ona insanlarla kimi tanışıklıklardan sonra, kendi köşesine çekilmişliği ve hatta, büyük bir kafaysa eğer, yalnızlığı seçecektir. Çünkü bir kimse kendinde ne çok şeye sahipse, dışarıdan o denli az şeye gereksinir ve ötekiler de o denli az onun olabilirler."
  • "Sıradan insanlar sadece zamanı geçirmeyi düşünürler; herhangi bir yeteneği olan kimse ise ondan yararlanmayı düşünür"
  • "Tüm ülkelerde, toplumun baş uğraşısı iskambil oyunu olmuştur: Bu oyun topluluğun değerinin ölçüsüdür ve tüm düşüncelerin iflasıdır. İnsanların birbirleriyle alışverişte bulunacakları düşünceleri olmadığı için, iskambil kağıdır alıp verirler ve birbirlerinin parasını almaya çalışırlar. Ah, acınası insanoğlu!"

Devam edecek.

Cuma, Mart 02, 2007

Lüzumlu Bilgiler -- 173


Antik çağda yaşamış Romalı bilgin Celsus'un görkemli ansiklopedisinde (günümüze ancak bir kısmı ulaşabilmiş) Tıp Üzerine (De Medicina) adlı eser de yer alır. Bu eserde insan vücudunun iç organlarıyla ilgili araştırmaların o dönemde nasıl yapıldığı da anlatılmaktadır:
"Adamları -ki bunlar kral tarafından hapse atılan canilerdi- yatırıyor ve diri diri kesip içlerini açıyorlardı. Bunlar hala soluk alıp verirken doğanın gizlediği iç organları açığa çıkıyordu. Gelecekteki birçok masum insanın hastalığına çare aramak amacıyla, birkaçı dışında bu canilerin bu şekilde cezalandırılması çoğu kimsenin söylediğinin aksine bir canilik değildir."

18.yüzyılda da insanların diri diri kesilip incelenmesi hala yaygın olarak uygulanan bir yöntem olmakla birlikte iç organların karmaşıklığı çoğu kez bilim adamlarını şaşkınlığa uğratıyordu. Hekimlerin çoğu, insanların hastalanınca şişmelerinin vücutta fazla kan birikmesinden kaynaklandığını düşünerek hastalarını tedavi etmek için toplardamarlarından birini kesiyor ve fazla olduğunu düşündükleri kanı dışarı akıtıyorlardı. Damardan kan alma ya da flebotomi (eski zamanlardaki kan alma metodları için buraya tıklayın) diye bilinen bu yöntem, Hippokrates'in bunu hastalarının üzerinde uyguladığı MÖ 5.yüzyıla kadar uzanıyor.
Gene 18.yüzyılda doktorlar, Bernoulli'nin akışkan sıvılarla ilgili keşiflerine paralel olarak, kan almak için hastanın damarını kesmeye karar vermeden önce, ucu sivri bir cam boruyu doğrudan atar damara sokmaya başladılar. Kan, delinen atardamardan akışını sürdürürken, çok küçük bir miktar da cam boruya doluyordu. Kanın cam borudaki seviyesi (yüksekliğine göre) hastanın kan basıncının bir ölçüsüydü. Bu yöntem, günümüzde kullandığımız acısız, şişirilebilir, kolluğa benzeyen tansiyon ölçme aletinin keşfedilip yaygınlaştığı günlere kadar kullanılmaya devam etti.


Perşembe, Mart 01, 2007

Sansür Zihniyeti (RTÜK örneği)

Geçen günlerde, çok büyük ihtimalle biliyorsunuzdur, Kurtlar Vadisi Terör adlı dizi, dolaylı olarak, sansüre uğradı. Yazım, bu dizinin sansürlenmesi olayını, bugünlerde gündemde yer aldığı için, çarpıcı bir örnek olarak kullanıp sansür zihniyetini açıklamaya çalışmakla ilgili olacak. Diziyi övmek ya da yermek gibi bir amacım yoktur. Kurtlar Vadisi dizisiyle pek alakası olmayan biri olarak belki son bölümlerinden bazılarını izlemişimdir. Yalnız, belirtmek gerekirse, e-postalarımız dizinin yasaklanmasıyla ilgili mesajlarla dolduktan sonra şahsen yeni dizinin ilk bölümünü özellikle izledim.

Siyahla beyaz karşıt renklerdir di mi? Sansür zihniyetinin siyahı temsil ettiğini düşünelim. Tam karşıtı olan beyaz da (herkes için) koşulsuz özgürlük oluyor. Genelde insanlar, bu iki rengin sembolize ettiği durumları otomatik olarak tamamen kötü (siyah) ya da tamamen iyi (beyaz) olarak kategorize ederler. Şahsi kanaatime göre ise bir olay (ya da fikir) ne tamamen kötü, ne de tamamen iyi olabilir. Sansür zihniyeti ya da koşulsuz özgürlük de aynı şekilde tamamen kötü ya da iyi olarak değerlendirilemez. Peki hangisi daha iyidir? Bence gri en iyisidir. İki rengin arasındadır. Siyah ya da beyazı seçmek nispeten çok daha kolaydır. Ustalık isteyen ve asıl önemli olan grinin tonunu belirlemekten geçer. Bu da zamana ve mekana (ve tabii ki) zihniyete bağlı olarak belirlenir.

Örneğimize gelelim şimdi. Kurtlar Vadisi Terör dizisi yayından kaldırıldı. Tartışmalar ve e-postalar dizi yayınlanmadan birkaç hafta önce başladı ve şiddeti çok azalmış olsa da devam ediyor diyebiliriz. Bu konuyla ilgili RTÜK başkanıyla bir röportaj var. Argümanlarımı bu röportajdan yola çıkarak sunacağım.

Dizi yayından kaldırıldı. Neden peki? En önemli neden, bana göre, dizinin yayından kaldırılmasını isteyen ve sürü psikolojisiyle telefonlarına sarılıp RTÜK'ü arayan insanlar olmuştur herhalde. Gerçi, dizi yayından kaldırıldıktan sonra da bu sefer bunu protesto eden (sayıları diğerleri kadar fazla değil ama gene de fazla diyorlar) çok sayıda telefon almış RTÜK.
Konuyu başkanımıza soruyoruz: "Kurtlar Vadisi", 2004 ve 2005 yılına damgasını vuran bir dizi oldu. Bizden önceki yönetim de bazı müeyyideler uygulamış. Sinema filmi yapıldı, "Kurtlar Vadisi Irak" diye. O film televizyonda yayımlanırken RTÜK olarak içerikte gördüğümüz bir ihlalden dolayı yasanın 4. maddesine göre bir müeyyide uyguladık. Dizi yeniden çekilirken Show TV yöneticilerini bu ihlaller konusunda uyardık. Onlarda görüştüler kendi aralarında ve ilk bölümden sonra kaldırdılar. Kurtlar Vadisi dizisinin, özellikle lise, ortaokul (ve hatta ilkokul) çocukları üzerinde olumsuz bir etki yarattığı bir gerçek. Oradaki karakterler özenip arkadaşlarını bıçaklayanlar var. Yalnız, dizinin yayından kaldırılmasının nedeni sorulduğunda verilen cevap "önceki dizi ve film şiddete özendiriyordu, bu dizi de özendirir diye uyardık, kaldırdılar" gibi bir şey olmuş. Olabilir, uyarı uygun ve yerindedir tabii. Ama uyarmak farklı, kaldırmak farklı. Kaldırılan dizi de farklı bir dizi. Bu diziyi neden kaldırdınız? Önceki dizi ve filme bakıp da yaptınız bu işi, yoksa ilk bölümü izlediniz mi? Tamamı izleniyor. Bunlar sürekli, günlük olarak uzmanlarımızca takip ediliyor . Bize rapor geliyor. Ama, izlerken (ya da dolaylı yayından kaldırırken) ön yargıyla dolup taşmadıkları konusunda biraz şüpheliyim. Neyse, devam edelim.
Fakat bunu aşan bir kamuoyu tepkisi geldi. RTÜK tarihinde hiç olmadığı kadar, yayımlanmamış bir diziyle ilgili tepki ulaştı on binlerin üzerinde. Burada yayınlanmamış sözcüğüne dikkat çekmek istiyorum. Daha yayınlanmamış bir dizi hakkında insanların bu kadar peşin hükümlü olmasını cidden yadırgıyorum. Dizinin ilk bölümü bir yayınlansın, ondan sonra kaldırın deyin. Ya da yayınlanmadan önce uyarı mahiyetinde telefon açalım. Ama daha yayınlanmadan kaldırılsın demek neden? Anlayamıyorum.
Bir de, bu arada, başka bir diziyle karşılaştırma yapalım. Şu anda başka bir kanalda gösterilen Sağır Oda adlı gene derin mevzularla alakalı bir dizi var. Bu diziyi takip etmeye çalıştığımı ve çoğu bölümünü izlediğimi söyleyebilirim. Kurtlar Vadisi Terör dizisinin ilk bölümünü izlediğimde bu diziyle kıyasladım ve şiddet ve "racon" açısından çok fark olmadığını gördüm. Hatta Sağır Oda'nın daha şiddetli bir dizi olduğunu söyleyebilirim, ama yayından kaldırılmış falan değil. Çok şikayet aldığını da zannetmiyorum. O zaman diğer dizinin yayından kaldırılmasının çok mantıklı bir nedeni var mı? Bu soruya röportajda ya da RTÜK'ün sitesinde cevap bulamadım. Asıl neden edilen telefonlar sanırım. Bu telefonların çoğu da daha dizi yayınlanmadan edilmiş.

Gazetelerdeki gibi televizyonlarda da "izleyici temsilciliği" oluşturmak ve RTÜK'ün denetimini olabildiğince aza indirip bir iç denetim getirmeye çalışırken bu tartışmalar oluyor. Madem özgürlükleri savunuyoruz, Batı demokrasilerinde ve Türkiye'de yazı basında olduğu gibi televizyonlarda da belli sorumluluk mekanizmaları oluşturmak zorundayız.
Çok doğru, katılıyorum. Cidden güzel düşünceler, uygulamaya geçirilmeliler. Ama, uygulama olmazsa lafta kalırlar.

Biz iyi niyetle bunu yapmaya çalışırken "Kurtlar Vadisi Terör" nedeniyle sansürcülükle suçlanıyoruz. Bu çok ağırıma gidiyor.
Peki o zaman söze değil icraata baktığımız için, sansür mü değil mi irdeleyelim bu olayı. Direkt bir sansür cidden söz konusu değil. Yalnız, şöyle bir durum söz konusu:
RTÜK yasasının 4. maddesi bu konudaki ihlalleri önleyici hükümler içeriyor.
Şu anki ceza sistemimizde ekran karartma yok uyarma var. Ardından program durdurma, para cezası, ağırlaştırılmış para cezası. RTÜK yasasının 4. maddesi çok ağır bir müeyyide getiriyor. Toplumu şiddete, teröre, etnik ayrımcılığa sevk eden yayınlar hakkında. Bunun cezası savunmasız 1 ay yayını durdurmadır. İkinci ihlalde lisansın iptali söz konusu.
Kurtlar Vadisi'nin yayımlayan kanal bunda ısrar etse 1 ay ceza alacaktı, öyle mi?
- Evet. 4. maddeye giriyor.

Bombalar devam ediyor: Sanal olaylar gerçekmiş gibi insanlara sunuluyor. Özgürlükler doğru kullanılamadığı zaman bütün toplumun özgürlüklerini kısıtlayan, olumsuz etkileyen birtakım "illegal" yapılaşmaların önü açılmış oluyor. Sanal olayların gerçekmiş gibi insanlara sunulması sinemanın, filmlerin olayı değil mi zaten? Yani, bu nasıl bir savunmadır, anlam veremiyorum.

"Kurtlar Vadisi Terör"e gelince, Güneydoğu'daki terör bizim kanayan yaramız. 1984'ten bu yana 30 bin insanımızı kaybettik. Şehit anaları var, gazilerimiz var, terörden mağdur olan binlerce köyü boşaltılan insan var.
Şimdi bu hassas konu bir de devletimizin en egemen, en güçlü unsurlarının da doğrudan ilgilendiği bir konu. Evet, çok doğru. Bu durumda hassas olan hiç bir konuyu konuşmayalım, filmini de çekmeyelim, çekersek de yayınlamayalım. Sonuç ne olacak bekleyip görelim. Bir dakika... Bunu daha önce yapmamış mıydık zaten? Sonuçları ne olmuştu peki? Biraz abarttım sanırım. Kurtlar Vadisi Terör tarzında konuşmayalım demek istiyor olabilir. Bu durumda, tartışmanın tabiatına bakmak gerekiyor. Tartışma, karşıt görüşlü insanların birbirlerini ikna etmek, kendi doğruluğunu karşısındakine kabul ettirmek ya da en azından fikirlerini dile getirmek için yaptıkları sözlü ya da yazılı bir olaydır. İyi sonuçlar alacağımız bir tartışma, sevmediğimiz insanların ya da fikirlerin duyulmasını engelleyerek değil, onları duyduktan sonra söylediklerine cevap vererek yapılır benim bildiğim. Yani, bir tartışmada özellikle farklı görüşler duyulup dinlenirse en iyi sonuca ulaşma olasılığımız o kadar artar.
Bu görüşler arasından birini seçebilir ya da görüşlerden bir sentez oluşturabiliriz. En iyi sonuç, göreceli bir kavram. Hiçbir zaman en iyi sonuç yoktur, zaman ilerledikçe ve değişim görüldükçe daha iyisi bulunur, zaten ilerleme de böyle sağlanır diyebiliriz. Benim en iyi sonuç derken asıl kastettiğim ise o zaman ve ortama uygun olan en iyi sonuç.

Bu sefer, Başkanın katıldığım sözlerinden birkaçı:
Önce denetimle ilgili birkaç hatırlatma yapayım. RTÜK benzeri denetleme kuruluşları dünyanın bütün gelişmiş ülkelerinde var. Hiç kimse, "Özgür basın var" diye kontrolsüz bir medya ortamı oluşmasına neden olabilecek başıbozukluğa izin vermiyor.
Yaptığımız denetimin temelinde Avrupa sınır ötesi yayım sözleşmesinin A'dan Z'ye bütün maddeleri var. Denetimlerde biz de aynı şeyi dikkate alıyoruz ve ona uyuyoruz.
Düşünce güzel de uygulamada bunu göstermezseniz bir anlamı yok, değil mi?

Yukarıdaki amacım RTÜK Başkanını eleştirmek değildi. Başkan, sansür zihniyetini göstermek açısından sadece bir araçtı. Diziye yapılan dolaylı sansürü savunurken kullandığı savların ne kadar ön yargılı ve anlamsız olduğunu göstermek istedim. Yalnız, Kurtlar Vadisi'nin seyircilerin bir kısmı üzerinde yanlış etki yaptığı da doğruydu. Bir problem vardı. Kurtlar Vadisi Terör dizisinin ilk bölümünde aynı problem bence söz konusu olmasa da gelecek bölümlerde böyle bir şey gerçekleşebilirdi. Peki o zaman önlem olarak ne yapılabilirdi? Uyarı zaten yapılmış, yapılıyormuş. Sansür mü? Hayır. Benim aklıma gelen caydırıcı önlemlerden bazıları yaş sınırı koymak (pek etkili değil ama ilk adım olarak iyidir, gerisinin gelmesi lazım), geç bir saate almak, reklam alma konusunda zorluklar çıkarma (reklam verenler derneğiyle irtibat kurarak)... Bunlar, çok verimli önlemler değil, biliyorum. Ama hiç olmazsa işin kolayına kaçıp sansür baskısı (ya da dolaylı sansür) yapmak gibi bir seçenek önermiyorum. Grinin siyahtan ayırt edilemeyecek bir tonunu seçmiyorum.