Perşembe, Nisan 26, 2007

Lüzumlu Bilgiler -- 170


Osmanlı Tarihi, gerek kitaplarda gerek derslerde, işlenirken genelde siyasi ve ekonomik olaylara büyük ölçekte bakılır. Tarih, devletin ya da (bazen) Osmanlı aydınının penceresinden incelenir. Peki ya halk nasıl görür devleti? Köylü, devleti nasıl tanır? Kısaca şöyle diyebiliriz:

Köylü, tahrir eminini, resm-i ağnam (koyun vergisi) almaya gelen koyun eminini, Hristiyan köylü cizye ve ispençe toplayanı, kentteki kadı adına kırsal bölgede iş gören kadı naibini devlet diye tanır. Bu adamların yanı sıra devletle arasında aracılık yapan başka kimseleri (ayan, din adamı vs.) de tanır.
Yalnız, köylü devleti sırf vergi toplayan memurlar, teftişe çıkan sancakbeyi adamları, sefere çıkarken geçen ordu ile değil, bazen merkezi devletin yaptığı eserlerle de tanır. Rumeli'nin küçük köyleri, yapılan han, kervansaray, geçişi kolaylaştıran köprülerle büyüyüp önemlice şehirler olurlar. Vakıflardan yapılan suyolu gibi tesisler, devletin zirai ve ticari hayatı düzenleyen müdahaleci politikasının müşahhas (somut) ürünleridir. Devlet, kendini kolluk kuvvetleri kadar mimari varlığı ile de hissettirir.

Çarşamba, Nisan 25, 2007

Eski mi Yeni mi - 1

İçinde yaşamakta olduğumuz şu dünyanın dinamik yapısı, nesiller arasında yaşam tarzından algı ve anlayışa, hayat standartlarından alışkanlıklara kadar pek çok konuda farklar oluşuna yol açmaktadır. Bu durum, aynı zamanda nesiller arasındaki çatışmaların da temel yapıtaşlarından birini oluşturur şüphesiz. Bu yazıyı kaleme aldığım 10.04.2007 tarihi itibarıyla bu bloğun yazarları olan bizlerin yirmili yaşlarının başında olması, son derece doğal olan bu çatışmanın, özellikle içinde bulunduğumuz yüzyılda değişimlerin eskiye oranla çok daha hızlı yaşanması nedeniyle tam ortasında olmamıza neden olmaktadır. Biz büyüklerimizin aslında hiçbir şeyden anlamadığından şikâyet edip dururken, onlar da bizim yaşayış biçimimize atıfta bulunarak “bizim zamanımızda” ya da “biz sizin yaşınızdayken” biçiminde başlayan cümleler silsilesini sarf ederler. Yine şüphe yoktur ki, tarih değil ama insan davranışı tekerrür edendir be bizden sonraki neslin de bizlere yapacağı şey de tam olarak bu olacaktır.

Bütün bunlar akla biraz da şu soruyu getirir: Acaba günümüzün insanı mıdır şanslı olan; şartları daha iyi olan zaman şimdi midir, yoksa büyüklerimizin dediği o “kendi zamanları” mı? Ya da daha makro bir ölçekte bakacak olursak, belki de asıl bu noktada bu yönde sorulması gereken şey, modern çağ dünyası mıdır daha sağlıklı, yaşanabilir, iyi, güzel olan yoksa mesela İlkçağ Avrupa’sı mı? Ya da Ortaçağ Ortadoğu’su mu? Şi Huang Di Devri Çin’i mi ya da İnsanlığın ilk ortaya çıktığı bundan üç milyon yıl öncesi mi?

Bu soru(lar) yanıtlanması her ne kadar kolay gibi dursalar da, aslında çok boyutludur ve yanıtlanması da bu çok boyutluluğa neden olan etkenleri – en azından ana hatlarıyla – gözden geçirmekle ve incelemekle mümkündür.

İşimizi kolaylaştırmak için kategorilerle ilerleyelim. Mesela tarihsel çağlar itibarıyla ele alalım. Eğer İlkçağ’da, Kraliçe VII. Kleopatra’nın bir milyon nüfuslu başkenti İskenderiye’de yaşıyor olsaydınız (yani M.Ö. I. yy), hava kirliliğinden muzdarip olmayacaktınız. Sigara diye bir şeyi bilmeyecek, bir trafik kazasında ölme riskiniz varsa bile bugünkü kadar mümkün olmayacak, küresel ısınmadan nükleer felaketlere kadar günümüz dünyasına ait pek çok sorunu dert etmeyecektiniz. Bu durum, konumuz İlkçağ olduğu için Augustus’un Roma’sında da geçerli olacaktı, Perikles’in Atina’sında da, Nebukadnezar’ın Babil’inde de, Han Wu Di’nin Chang’an’ında (Xi’an) da…


Devam edecek...

Cumartesi, Nisan 21, 2007

İnsanlar Dünyaya Aittir...

"Kızılderililer sizin yollarınızı, sizin adetlerinizi anlamazlar. Çayırlarda çürüyen binlerce buffalo gördüm. Beyaz adamın, geçerken dumanlı demir attan vurup bıraktığı ve ne amaçla öldürdüğünü hala anlayamadığım binlerce buffalo.. Ben vahşiyim ve dumanlı demir atın buffalodan nasıl daha önemli olabileceğini anlayamıyorum!.. Biz vahşi olduğumuz için buffaloyu yalnız aç kalmamak için öldürürüz. Hayvanlar olmadan insanlar nedir ki? Eğer tüm hayvanlar yok olsaydı, insan ruhu o büyük yalnızlığa dayanamaz ölürdü.

Ayakları altındaki toprakların, büyük babalarımızın külleri olduğunu, çocuklarınıza öğretmelisiniz. Toprağın, akrabalarımızın yaşamlarıyla dolu olduğunu çocuklarınıza söyleyiniz. Böylece toprağa saygı duyarlar. Bizim çocuklarımıza öğrettiğimizi, siz de kendi çocuklarınıza öğretin. Dünya anamızdır. Dünyaya ne kötülük olursa, oğullarına da aynı kötülük olur. Eğer insanlar yere tükürürlerse, kendi yüzlerine tükürürler. Biz bunları biliyoruz. Dünya insanlara ait değildir. İnsanlar dünyaya aittir. Bütün herşey, aileyi bağlayan kan bağı gibi, birbirine bağlıdır.

Halkım için ayrılan bölgeye gitme önerinizi düşüneceğiz. Ayrı ve barış içinde yaşayacağız. Geri kalan günlerimizi nerede geçireceğimiz o kadar önemli değil artık. Çocuklarımız babalarının aşağılandığını gördüler. Kalan günlerimiz çok olmayacak. Bir zamanlar sizin gibi güçlü olanların ve ormanlarda özgürce dolaşanların mezarları da kalmayacak. Onları anmak ve yaslarını tutmak için bir zamanlar bu dünyada yaşamış olanların çocukları da kalmayacak... Bunun için neden yas tutalım? Kabileleri insanlar yapar. İnsanlar gidince, kabileler de olmaz. Kızılderili de yok olur. Tıpkı denizin dalgaları gibi, insanlar gelir ve insanlar gider. Şimdi de, sanki arkadaşıymış gibi kendisiyle konuşabilen Tanrısıyla birlikte Beyaz Adam gelmiştir. Bildiğim bir şey var ki, belki beyaz adam da bunu keşfedecektir. Siz nasıl şimdi bizim toprağımıza sahip çıkmak istiyorsanız ve sonunda sahip olduğunuza inanacaksanız, aynı şekilde tanrınıza da sahip olduğunuza inanıyorsunuz. Ama hiçbir zaman olamayacaksınız. Eğer tanrı sizin anlattığınız gibi gerçek tanrı ise, sevecenliği yalnız beyaz adama ait olamaz. Beyazlar da bir gün diğerleri gibi geçip gideceklerdir. Tıpkı denizin dalgaları gibi.

Yatağına pislik yığmaya devam eden, bir gece kendi pisliğinde boğulacaktır.
Son, bize bir sırdır. Sizin getirdiğiniz gibi bir sonu biz anlayamıyoruz...

(devam edecek)...

Cuma, Nisan 20, 2007

Bilgisayar Oyunculuğu ve Piyasadaki Gelişmeler Üzerine

1997 kışında babam tarafından tedarik edilen ve tümüyle bana ait ilk PC'nin yanında iki oyun gelmişti, çok iyi hatırlıyorum: Fifa 98 ve Civilization 2. Bundan önce SNES ve Amstrad 64 gibi oyun sistemlerinde Mario, Tank, Barbarian (kafa kesme hareketi vardı) gibi müthiş oyunlarla haşır neşir olsam da, bilgisayar hemen fark edeceğim üzere --ettim de-- çok farklı bir oyun deneyimi sunuyordu. Bir kere mouse'un müthiş bir çekiciliği vardı. Fifa 98'in klavyeyle oynanışındaki kolaylığa, software mode'da çalışan grafiklerine ve tabii ki spikerlerine aşık olmak zor değildi, ancak aynı durum Civilization 2 için geçerli değildi. Şimdi düşününce anlıyorum ki 11 yaşında, değil İngilizce'yi bilmek, Türkçe'ye tam hakim olmayan bir çocuğun Civilization 2 gibi zamanının en karmaşık ve detaylı sıra tabanlı stratejisini bilgisayarına kurması akıllara zarar bir girişimdi. Bu girişimimden sonra intihar etmeyeyi veya bilgisayardan ve oyunlarından tümüyle soğumamayı başarmış olduğum için kendimi 10 yıl geç kalmış olsam da kutluyorum.

Nerde kalmıştık? Evet, Fifa 98 güzel bir oyundu; arkadaşımın evine gider veya arkadaşım bize gelir, bütün gün bilgisayara karşı ve elbette birbirimize karşı çılgınlar gibi oynardık (yalnız bir taraf mousela oynamak zorunda kaldığı için genelde yenilirdi). Bütün bunların hepsi iyiydi, güzeldi de sanki bilgisayarın asıl olayına hala girememiştim, sanki SNES'te futbol oynuyorum gibi hissediyordum hala. Bilgisayar oyunları elbette bundan ibaret olamazdı.

Bilgisayarı diğer bütün konsollardan ayıran en önemli 2 türü işte bu tedirginlik ve şüphecilik (Sturm und Drang) dönemlerimde buldum: RTS ve FPS.

Age of Empires 1'in, bilgisayarıma kurduğum--Civ 2 faciasından sonra belki de biraz çekinerek ne bileyim-- ilk gerçek zamanlı strateji olduğunu hatırlıyorum, sene 1998 falandı. İngilizce'yle aram hala çok iyi olmamakla birlikte, oyunu genel hatlarıyla idrak edebiliyor ve settlers'imin üzerine tıkladığımda dedikleri şeyleri anlamaya çalışıp sevindirik olabiliyordum. Bu oyun benim strateji oyunları denilen bir türün varlığından haberdar olmamı sağlamakla birlikte, Microsoft'un bilgisayar oyunları piyasasına girişini ve bir daha çıkmayışını da garantilemiş oldu.

Daha sonra bir gün Quake 2'yi gördüm, tam yanında da CD kutusunda Unreal yazan bir oyun duruyordu. Bu ikilemde tamamen tesadüfen Quake 2'yi satın aldım ve FPS oyunlarıyla, zamanının en iyi oyunu olan --daha sonra anlayacağım-- Unreal'ı ıskalayarak, tanışmış oldum. Quake 2 hem mouse hem de klavye kullanarak oynadığım, bunun ötesinde beni korkunç yaratıklarıyla ve karanlık atmosferiyle korkutan ilk bilgisayar oyunu olmuştu. Bu oyunla ilgili dikkatimi çeken diğer bir şeyse, 3DFX diye bende olmadığına emin olduğum bir özelliğe(!) destek veren ilk oyunlardan olmasıydı.

Quake 2, upgrade kavramını PC'ye getiren ilk oyun olma özelliğini de taşımaktaydı. O sıralar herkeste S3 adlı firmanın 4MB'lik berbat grafik kartları vardı. Bu 3DFX şeysine --yazar daha sonra bunun bir 3D grafik hızlandırıcı kart olduğunu ve üreten firmanın adının efsanevi 3DFX olduğunu öğrendi--sahip olanlara ise gıptayla bakılırdı. Quake 2'yi bu tip bir kartla oynayanlar grafik kalitesindeki çok büyük farkı görmüşlerdi, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

Bu tarihe kadar, hemen hemen her türlü oyun türünü oynamış olmama rağmen beni gerçekten etkileyen ve benim için bilgisayar oyunlarındaki çıtayı en üste çeken ilk oyun Half Life olmuştur. Piyasaya çıkışı daha önce olsa da benim onu fark etmem 2000'de, 16MB'lik ilk 3DFx Voodoo kartıma sahip olmamla birlikte oldu. O sıralarda Nvidia adlı şimdinin en büyük grafik kartı üreticisi firma, TNT adlı kendi ekran kartlarını piyasaya sürmemiş, 3DFX'in Voodoo liderliğine bir son vermemişti. Bu Voodoo'lar günümüzdeki ekran kartları gibi birer Graphics Processing Unit(GPU) olmadıkları için, hali hazırdaki ekran kartlarının yanına takılırlar ve Glide API'ını destekleyen oyunları 3D olarak hızlandırırlardı. Burada zamanı için mucizevi, şimdi için oldukça ilkel bir sistemden bahsetmek mümkün.

İlk Half Life'ın modifiyeli bir Quake 1 oyun motoru üzerine kurulmuş olmasına rağmen, Quake 2'den her açıdan üstün oluşu ve FPS'lerdeki önüne geleni vur öldür klişesini esrarengiz bir hikayeyle ve ustaca hazırlanmış bölümleriyle kırmış olması, ona yapılmış en iyi bilgisayar oyunu statüsünü vermiştir. 50'den fazla kurum tarafından yılın en iyi oyunu seçilmiş, PC Gamer bu oyuna yapılmış en iyi oyun ünvanını vermekte mahsur görmemiştir. Zamanında beni de çok etkileyen bu oyundan sonra bilgisayar oyunculuğu çok büyük bir ivme kazanmış, özellikle grafik ve yapay zeka (AI) konusunda kendini--en çok da hardwaredeki feci gelişmeler dolayısıyla (bkz. Moore Yasası )-- geliştirmek durumunda olmuştur.

1990'lara kadar 1-2 programcı ve belki bir iki grafik sanatçısından oluşan oyun yapımı ekipleri, günümüzde 100+ kişilik dev kadrolara dönüşmüşlerdir. Gelişen hardware, yani CPU, GPU ve ses teknolojileri ve oyunların yazılımsal (Fizik, AI, Scripting, Olay Tetikleyiciler) olarak giderek daha komplike hale gelmesiyle birlikte oyun yapımcılığında uzmanlık isteyen alt bölümlere gereksinim duyulmuş, artık tek bir kişinin hem programcı hem sesçi hem de doku sanatçısı olarak disiplinlerarası çalıştığı günler çok geride kalmıştır. Örnek olarak 2004'de piyasaya sürülen Doom 3'ün 1 milyon+ satır kod içeriğiyle orta düzeyli bir işletim sistemi kadar kod ihtiva ettiğini biliyoruz.

CPU'larda transistör sayısı/milimetre kare oranının sınırına gelindiği günümüzde, oyunlar da çift ve dört çekirdekli işlemcilerin nimetlerinden faydalanmaya başlamıştır. İçerdekileri gerçek zamanlı gölgelendirme, gerçek zamanlı aydınlatma, gerçek zamanlı fizik hesaplamaları vb. sebeplerle saniyede milyarlar mertebesinde aritmetik işlem gerektiren günümüz oyunlarında, performans sorununun üstesinden CPU'lardaki çekirdeklerin bir kısmının tümüyle fizik, yapay zeka gibi CPU intensif hesaplamalara ayrılmasıyla gelinmektedir.

Oyunlarda bir kaç yıl içinde, tabi donanımın ve soğutma teknolojilerinin de gelişmesiyle photo realism denilen seviyeye gelineceğini öngörmek zor değil. Half Life 3 ün de böyle bir zamanda çıkacağı kesinleşmişken, benim gibi oyuncuları güzel günler bekliyor. Oyunlar elbette sadece grafiksel olarak değil, oynanış olarak da bir takım yeniliklerle gelmek zorundalar artık.




Perşembe, Nisan 19, 2007

Birlik...?

Portekiz’e Paskalya sırasında yaptığım gezide (08.04.2007) rehberimiz ile Porto’dan Valladolid’e uçağa bineceğimiz havaalanına otobüsle giderken yaptığım bir sohbet sırasında bana anlattığı ilginç bir deneyimini aktarıyorum (sözleri birebir aktaramayacağım, ancak aşağı yukarı buydu dedikleri):

“… Bir turda İtalyan turistleri İstanbul’da gezdirecektim. Otobüse bindikten bir süre sonra tartışmaya başladılar. Önceleri şaka yapıyorlar sanmıştım. Ancak daha sonra işin ciddi olduğunu anladım. Birbirlerini gırtlaklayacaklardı neredeyse. Önce anlamamıştım ama sonra çıktı ortaya bu kapışmalarının sebebi: Kafilenin bir kısmı İtalya’nın kuzeyinden – Milan’dan, geri kalanı da güneylilerden oluşuyordu. Kuzeyliler güneylilerle ‘Siz apartmanlarınızda keçi besliyorsunuz, pissiniz’ diye aşağılıyor, güneyliler de kuzeylileri şımarık zengin züppeler olmakla suçluyordu. Çok şaşırmıştım. Kadın, erkek, çoluk, çocuk, tüm otobüs birbirine girecekti resmen... Araya girip de onları resmen çocuk gibi azarlamasaydım kan gövdeyi götürecekti herhalde. Turun sonuna kadar iki grup, aralarında 1–2 koltuk genişliğinde boşluk bırakarak oturdular.”

Bir yerlerde İtalya’nın kuzeyiyle güneyinin kapıştığını, sanırım adı Kuzey Ligi olan ve başını Milan'ın çektiği kuzey vilayetlerinin güneylilerden çok sert biçimde nefret ettiklerini, aşağıladıklarını; hatta işin 90ların ortalarında ülkeyi neredeyse ikiye bölme noktasına getirdiğini okumuştum… O zaman da çok şaşırmıştım ama bu bambaşka bir tecrübe doğrusu…

Aslında bu durum, Türkiye’yi bölmek istemekle suçlanan Avrupa’nın kendi içinde nasıl bölünme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu, ne tür sorunlarla boğuştuğunun bir göstergesi. “Belçika’nın Flaman bölgesinin bağımsızlığını ilân ettiği ve Kral II. Albert’in Kraliyet Ailesi’nin geri kalanıyla Kongo’ya kaçtığı” yalan haberini bir TV kanalının yayınlamasının ardından “Biz bölünmek istemiyoruz” diye yüzlerce Belçikalının Brüksel’deki Saray’a akın etmesi… İspanya’da Bask bölgesi ve ETA’nın etkinlikleri (son büyük icraatı 2007 yılı başında Madrid havaalanı otoparkında bomba patlatmışlar), ayrıca başta Katalanlar olmak üzere pek çok bölgenin her an parçalanmak isteyecek bir altyapıya sahip olması… İngiltere ve İrlanda arasındaki Kuzey İrlanda sorunu ve aslında henüz o noktada olmamasına rağmen kısmen İskoçya ve Galler’in durumu… Korsika’nın Fransa’ya karşı tutumu, aynı şekilde Alsace-Lorraine’in (Elsaß-Lothringen)’in kendilerini “Fransız” yerine Alsace’lı ve Lorraine’li olarak nitelemeleri… Yine İtalya’da Sicilya… Hatta – doğruluğunu bilmemekle beraber, kulak dolgunluğu olduğunu kabul ederek – Yunanistan’la Girit arasındaki durum… ve düşünün, bunların sadece ve sadece Avrupa’daki örnekler olması… Bir de dünyayı düşünün.

Dünyanın birleşmeye doğru gittiğini düşünenler ve bunu planlamaya çalışanlar, bu örnekleri iyi incelemeleri gerek hiç şüphesiz. Kıtalarda Avrupa Birliği ve Afrika Birliği gibi birliklerin oluşumu gözlenmekle birlikte, bu tür sorunlar çözülmeden bence pek de mümkün olmayacak bu planları gerçekleştirmek…

Çarşamba, Nisan 18, 2007

Tarihten Notlar #0008

Elime geçen ilginç ve hoşuma giden tarihsel bir olay... Hepimizin bildiği Niğbolu (Nikopolis) Savaşı ile ilgili pek bilinmeyen bir ayrıntı...

"Haçlılar büyük kuvvetlerle Niğbolu kalesine saldırmışlardı. Kale kumandanı, Yıldırım'ın çok sevdiği Doğan Bey idi. Kahramanca müdaafa yapan Doğan Bey, yardım gelmediği takdirde kaleyi mecburen teslim edecekti. Bir gece kale burçlarından aşağıya bakarken, uzaktan bir ses işitti:

- 'Bre Doğan... Doğan...' Evet, bu ses Yıldırım'ın sesi idi ve Doğan Bey bu sesi tanımıştı. Derhal cevap verdi:

- 'Emret Padişahım.'

- 'Bre Doğan nicesin?'

- 'Erzakım var, askerim az...'

- 'Üç gün dayan geliyorum...' Doğan Bey kulak verdi, uzaklaşan bir atın nal seslerini işitti. Demek ki Padişahı düşman ordugâhının arasından geçmiş, Niğbolu kalesine kadar gelmişti."

Pazartesi, Nisan 16, 2007

Nazım'dan "Kerem Gibi"

Hava kurşun gibi ağır!!
Bağır
bağır
bağır
bağırıyorum.
Koşun
kurşun
erit-
meğe
çağırıyorum...
O diyor ki bana:
- Sen kendi sesinle kül olursun ey!
Kerem
gibi
yana
yana...


"Deeeert
çok,
hemdert
yok"
Yürek-
lerin
kulak-
ları
sağır...
Hava kurşun gibi ağır!...

Ben diyorum ki ona:
- Kül olayım
Kerem gibi
yana
yana.
Ben yanmasam
sen yanmasan
biz yanmasak
nasıl
çıkar
karan-
lıklar
aydın-
lığa..
Hava toprak gibi gebe.
Hava kurşun gibi ağır.
Bağır
bağır
bağır
bağırıyorum.
Koşun
kurşun
erit-
meğe
çağırıyorum...

(1930 Mayıs)
Nazım Hikmet Ran

Pazar, Nisan 15, 2007

Mevlana'dan üç rubai bize...

Kişinin kendine ettiğini edemez kişiye hiçbir fani
Tutmazsa gerçek dost elini, kendi kendiyle baş edemez
Kişinin kendine ettiğini
Sarhoş edemez, ayyaş edemez, mezar soyan nebbaş edemez...

---------------------------------------------------------------------

Mümkün mü bu, olsun ruhumuz ilgisiz?
Sen bende ve ben sende doğar, gizleniriz
Sen ben deyişim anlatabilmek için
Sen ben aramızda yok ki gerçekte biriz.

---------------------------------------------------------------------

Dinle rebabı ki o sana neler söyler
"Ardımsıra gel de yolu öğren" der
"Ki bazen yanlış yoldan bulursun doğruyu
Bazen de cevaba varırsın sorudan gider".


Rubai:
Dört mısradan oluşan divan edebiyatı nazım şeklidir. Genellikle 1., 2. ve 4.mısraları aralarında kafiyelidir. Mevlana, felsefe ve tasavvuf konularını işleyen birçok rubai yazmıştır.
(Türkçe Meydan Larousse Büyük Lügat ve Ansiklopedisi, 1971, 10.cilt)

Perşembe, Nisan 12, 2007

Getto

Ghetto ya da getto sözcüğü İtalyancadır. İbranice "boş kağıdı" ya da "boşanma" anlamına gelen ghet sözünden gelir.

Eski Yunan ve Roma'da birçok Yahudi topluluğu dinlerinin özelliklerini (ve de ırklarının arılığını) korumak için kentlerde kendiliğinden bir yana ayrılırdı. Putperest, pagan imparatorlukların hakimiyeti altında yararlandıkları bu özgürlük, Hristiyanlığın yayılışı ve resmi din olarak kabul edilme zaferi üzerine, zorla tecride dönüştü. Justianus'un kanunları, Caracalla kanununun tanıdığı saygınlık hakkını Yahudilerin elinden aldı; Bizans imparatorları kanunen de onları özel semtlerde oturmak zorunda bıraktılar. Şehrin varoşlarında Yahudi mahalleleri kuruldu. (13.yüzyılda Paris'te kesin olarak sınırlandırılmış dört Yahudi mahallesi vardı.) Müslüman ülkelerde ise, 7.yy'da Ömer yasası Yahudiyi ve Hristiyanı müminden ayırdı.

Daha sonra, Avrupa'da Engizisyon sırasında Yahudiler kolayca tecrit edildi. Ortaçağın sonunda Batı Avrupa ülkelerinin birleşmesi üzerine batıdan kovulan yahudiler, Doğu Avrupa'ya göçüp siyasi dağınıklıktan yararlanarak Almanya'ya (Judengassen mahallelerine) ve İtalya'ya doluştular. Venedik'te bütün Yahudiler ghetto veya getto denen ayrı bir semtte oturmaya mecbur tutuldular. Getto sözü, böylece bu çeşit kapalı semtler (duvarlarla çevrili, daracık sokaklar üzerine sipsivri dikilmiş yapılardan kurulu şehirler) için kullanılır oldu. Bütün Avrupa'ya yayılan gettolar kapalı şehirlerdi. Aralarında geniş olanları da vardı.
Ghetto, Venedik'te ortaya çıkmış bir kavramdır. Venedik şehrinin baruthane mıntıkası, yani en pis ve tehlikeli mıntıkasında Yahudilerin oturmasından dolayı bu adı taşır. Bu bölgenin sokakları surlarla çevrilidir, duvarlarla örülür. Sadece giriş-çıkış için bir iki kapısı vardır. Strasbourg gibi şehirlerde mesela şehirleri terk ederler. Onların yerleri şehrin dışındadır. Ve gece çanlarına da Judenglocke, yani Yahudi çanı denir; son çan. Osmanlı şehirlerine baktığınız zaman da, insanların kendi dinlerine göre mahalleler seçtiğini görürsünüz. Bu çok anlaşılır bir şeydir. İstisnası vardır bunun, ama azdır. Örneğin, Müslüman mahallesinde Ermeni; Ermenilerin istif olduğu yerde bir Rum ya da Müslüman olabilir.

Yahudilerin Batı Avrupa'dan göçleri sırasında Osmanlı padişahı 2.Bayezid, İspanya'dan göç eden Yahudilere resmi bir davette bulunmuştur. Buralardan çok sayıda Yahudi Osmanlı'ya göç etmiştir. Osmanlı'da daha sonra Yahudiler ve Rumlar arasında anlaşmazlıklar çıktı:
Osmanlı İmparatorluğu'nda Yahudiler ve Rumlar arasında müthiş bir münakaşa vardı. İmparatorlukta bizim bildiğimiz anlamdaki anti-semitizm Rum kavmi arasında yaşanmaktaydı. Devlet bu anti-semitizmden yaka silktiği için "abes dava dinlenmemesi" diye mahkemelere umumi bir ferman çıkarmıştı. Buradan şunu anlıyoruz: Osmanlı kadısı sadece Müslümanların davasına bakmaz, dinler arasındaki ihtilafları da halletmekle yükümlüdür. Bu gibi politika ve tavırlardır ki, Türk İmparatorluğunu tarihte Yahudilere sempatik göstermiştir. Nitekim Yahudi tarihçilerin bugün Türk tarihine Hristiyan yazarların aksine sempatik baktıkları bilinen bir noktadır.
(Yahudi tarihçisi olarak size Bernard Lewis örneğini verebilirim.)


Ayrıca Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Yahudilerle ilgili şu bilgiyi de geçmek gerekiyor:
Balkan bozgunlarıyla birlikte 93 Savaşı dediğimiz, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı'nda ve Balkan Muharebesiyle Rumeli'den dökülen Müslüman Türkler yanında çok ilginçtir, Yahudiler var. Çünkü Yahudiler de tıpkı Müslümanlar gibi, Hristiyan zulmünden kaçıyorlar. Unutmayın ki, Selanik (o dönemde) en büyük Yahudi şehridir ve yüzde 50 nüfusu alenen Yahudi'dir. Artı, yüzde 10 kadar da, herhalde gizli Yahudi mezhebi Sabetaycılık mensupları vardır.

Avrupa'da Fransız İhtilali'yle Yahudilere yurttaşlık hakları bağışlandı. Bu, Avrupa gettolarının toptan değişmesine ön ayak oldu. Kimi gettolar dağıldı, dağılmayanları da yasak şehir olmaktan çıktı.

Pazar, Nisan 08, 2007

Türk Rock Piyasasındaki Yükseliş

Iron Maiden, Metallica, Megadeth, Dream Theater gibi büyük gruplarla metal müziği sevmiş bizler, bu müzik türünün de kendi içinde devrimsel yeniliklere gidebileceğini, alt türlere ayrılabileceğini yine Blind Guardian, Iced Earth, Dark Tranquillity, In Flames ve Sentenced gibi alanlarında en başarılı grupları dinleyerek anladık.

Bu baba grupları tanımaya yeni başladığım, onları bağrıma bastığım zamanlar Türkçe müziğe belli bir önyargıyla yaklaştığım doğruydu. Metal müzikte keşfedecek o kadar çok yabancı grup vardı ki, diğer müzik türlerine göstereceğim ilgi beni tatmin etmeyecekti. Türkçe rock/metal piyasasının bundan 6-7 yıl önceki hali ise içler acısıydı. Pentagram, Mavi Sakal, Bulutsuzluk Özlemi gibi nispeten tanınmış Türk rock grupları bile ancak azınlığın azınlığı sayılacak belli kitlelere hitap edebiliyorlardı. Bugünkü Türk rock piyasasına baktığımızda müzikalite anlamında yabancı gruplardan geri kalmayan, yurtdışına da açılacak kadar iyi müzik yapan bir çok yeni grubun adını görüyoruz. Benim favori gruplarımdan Dorian, Kurban, Gripin, Pinhani, Redd, Duman, Gece Yolcuları, Vega, Malt, Kargo, Koray Candemir, Yaşar Kurt, Mor ve Ötesi, Çilekeş, Yüksek Sadakat, Ogün Sanlısoy ve daha bir çoğu deminki nitelendirmeye uyan gruplar; üstelik kuruluş tarihlerinin (daha doğrusu, adlarını duyurmayı başardıkları tarihlerin) ortalaması 3-4 yılı geçmiyor.

Türkçe rock müzik yapan grup sayısının bu son bir kaç senede zirve yapmasında gençlerin pop müzik diye tabir edilen, çoğunlukla nitelik yoksunu müzik türünden artık sıkılmış olmaları önemli bir rol oynuyor olabilir. Ama bence, gençlerde zaten potansiyel olarak var olan bu rock müziğe geçiş olayını ivmelendiren şey, 3 Temmuz 2001 Megadeth ve bundan bir sene sonraki 28 Eylül 2002 Blind Guardian ve 8 Kasım 2002 Dream Theater konserlerine gösterilen ilginin organizatörleri ve müzik yapımcılarının kafalarında "acaba?" ampülünü yakması oldu. Çok iyi hatırlıyorum, Megadeth'in konser verdiği Maslak Venue bir ilke göre oldukça doluydu ve bilete para vermek istemeyen, Abdi İpekçi'nin Beleştepesi'ne benzer bir yükseklikte konuşlanmış 200-300 kişi konseri konser alanının dışından izlediler, bir nevi liseyi dışardan bitirdiler. Mustaine sahneye çıktığında bu komik durum onun gözüne de çarpmış olacak ki, "have a look at the motherfuckers!" gibisinden bi sinirle başlamıştı konsere.

İlk Blind Guardian konseriyse Türkiye'nin en kötü gösteri merkezlerinden biri olan Bostancı Gösteri Merkezi'nde gerçekleşmişti. Güzel bir eylül günü yazlığını, sevgilisini bırakan 5000'e yakın BG sever bu büyülü anı yaşamak için ordaydı. Hani bazı ilkler vardır hayatta, Nightfall in Middle Earth adlı şaheseri çıkarmış bir grubu ilk defa canlı görecek olmanın verdiği heyecan, yılan gibi uzayıp giden kuyruklarda 2 saate yakın beklememize rağmen asla azalmıyordu. Arada içerden gelen ufak davul soloları bizi kendimizden geçirmeye yetiyordu ve anlıyorduk ki Thomen bize selam ediyordu.

2002 Blind Guardian konserinin bir diğer önemiyse, organizatör şirketlerin bu konserden sonra bir çok tanınmış yabancı grupla temasa geçerek onları Türkiye'ye getirmesidir. İŞte bu konserden sonra ülkemize saymakla bitmeyecek kadar çok grup, çok sıklıkla gelmeye başladı. İstanbul'da başlayan bu kıvılcım Ankara'ya ve İzmir'e de yayıldı. Artık Türkiye'ye gelen yabancı gruplar, Istanbul'la birlikle bu iki şehirde de konser vermeden devam etmiyorlar turnelerine.

Bu sevindirici gelişmelerin devam edeceğine, Türk rock piyasasının ilerde Avrupa'da ve Amerika'da da başarı kazanacığını düşünüyorum. Az da olsa bunu şimdiden başaran gruplarımız var: Dışarda Mezarkabul adıyla bilinen Pentagram, power metale yakın albümleriyle Almora, MTV tarafından beğenilip vidyoları yayınlanan Dorian ve şu an hatırlamadığım ama var olduklarına emin olduğum bir kaç grup.

Cumartesi, Nisan 07, 2007

Osmanlı, üçüncü Roma mı?

"Osmanlı İmparatorluğu, üçüncü Roma İmparatorluğu'dur". Ünlü bir tarihçimizden alıntı yaptığım bu söz tartışmaya açık bir söz aslında. Peki tarihçimiz, bunu söylerken ne düşünüyor? Neden böyle bir laf ediyor? Kendisinden dinleyelim (okuyalım:))...
Osmanlı İmparatorluğu'nda kurulan toprak idaresi ve başkentinin yönetimi, şaşılacak derecede klasik pagan ve Hristiyan Roma (Bizans) ile benzerlikler gösterir. Osmanlı, tarihteki üçüncü ve "Müslüman" Roma'dır. Kendine özgü yapısı da, mesela tarikatler halinde örgütlenen cemiyet hayatı ve etnik-dini grupların kompartımanlar halinde örgütlendiği "millet" teşkilatıdır.

Batı dünyasında Osmanlı için Ottoman Empire sözcüğünün yanı sıra Türk İmparatorluğu da derler:

Garplılar devlete "Osmanlı" demezler, "Türk İmparatorluğu" adını kullanırlar ve bu isimlendirme de Türklerin İmparatorlukta egemen bir grup ve başrol oyuncusu olduğunu gösterir. Osmanlı İmparatorluğu için Türkçü ve ırkçı bir anlayış geçerli değildir ama aynı şekilde Türklüğün çok dışında kalan çok kozmopolit, Türklüğü ihmal eden bir yorum da imparatorluğu açıklamaz.

Ayrıca da Osmanlı'nın hem Türk hem de Roma imparatorluğunu olduğunu belirtiyor. Bunu da şöyle açıklıyor:
Roma imparatorluklarının bir özelliği vardır; bunlar kozmopolit imparatorluklardır. Diller ve dinler halitası halinde yaşarlar ve buralarda esas olan, bir dinin, bir hanedanın hakimiyetidir. Bu imparatorluklarda bir dil hakim olur ve esas olarak orduda da bir dil yaşar. Osmanlı İmparatorluğu bu anlamda Türklerin imparatorluğudur. Komuta dili orduda her zaman için Türkçe olmuştur ve Türkçeye de dikkat edilmiştir. Mahkemelerde de bölgelere göre Arapça kayıt tutulduğu, Rumca, İbranice dilekçe verildiği olur. Tercümanla konuşulur fakat buna rağmen kayıtlar umumiyetle Türkçedir (Osmanlıca) ve demin de arzettiğim gibi kaza silkine mensup insanlar, ilmiyenin bu takımı her şeyden evvel Türkçe bilmekle mükelleftir.

Benim kıt bilgimle, tarihçimizin engin bilgisine güvenerek yazdığım bu konu cidden bayağı ilginç.. Konu hakkında daha çok detaya inmek, araştırma yapmak, okumak gerek belki de (kendi açımdan söylüyorum tabii)...


Perşembe, Nisan 05, 2007

Büyük Şefe Öğütler

“Büyük Şef bize rahatça yaşayabileceğimiz bir yer ayırdığını söylemiş. O bizim babamız ve biz de onun çocukları olacakmışız!... Öyleyse, topraklarımızı alma önerinizi düşüneceğiz. Ama, bu kolay olmayacak. Çünkü bu toprak bizim için önemlidir. Onlar bizim atalarımızın kanıdır. Eğer toprağı size satarsak, onun kutsal olduğunu hatırlatınız ve bunu çocuklarınıza da öğretiniz. Göllerin berrak sularındaki yansıma, halkımızın yaşamından olaylar ve anılar anlatır. Suyun mırıltısı, babalarımızın babalarının sesidir. Nehirler ise bizim erkek kardeşlerimizdir. Susuzluğumuzu giderirler, kanolarımızı taşırlar ve çocuklarımızı beslerler.

Eğer toprağımızı size satarsak, hiçbir zaman unutmayın ve çocuklarınıza öğretin ki, nehirler bizim olduğu kadar sizin de kardeşlerinizdir. Bu nedenle herhangi bir kardeşinize gösterdiğiniz saygıyı nehirlere de göstermelisiniz.

Kızılderili, her zaman ilerleyen beyaz adamın önünde geri çekilmiştir. Tıpkı dağlardaki sisin sabah güneşi, önünde kaçması gibi. Ama, babalarımızın külleri kutsaldır. Mezarları kutsal topraklardır. Bu tepeler, bu ağaçlar, dünyanın bu parçası bize sunulmuştur. Beyaz adamın bizim yollarımızı anlamadığını biliyoruz. Beyaz adam için, toprağın bir parçası, diğer parçası ile aynıdır. O sadece geceleri bir hırsız gibi gelip, topraktan ihtiyacı olanı alıp giden bir yabancıdır. Aldıklarının kendinden parça olduğunun bilincinde değildir. Dünya onun anası değildir. Onu yendikçe ilerlemeye devam eder ve yolunda giderken babalarının mezarını geride bırakır. Buna da hiç aldırmaz. Babalarının mezarları, çocuklarının bu dünyadaki hakları unutulmuştur. Beyaz adam, annesi dünyaya ve kardeşi gökyüzüne, sanki satın alınabilen veya yağma edilebilen bir mal gibi, koyunlara ve parlak boncuklara davrandığı gibi davranır. Onun iştahı ve hırsı bir gün dünyayı yiyip bitirecek ve geriye sadece çorak bir çöl bırakacaktır.

Biliyorum, bizim yollarımız sizinkilerden farklı. Sizin kentlerinizin gürültüsü bile Kızılderili’nin gözlerine acı verir. Beyaz adamın kentlerinde sakin bir yer yoktur. Orada, bahar gelince, yaprakların açılışını veya böceklerin kanat seslerini dinleyecek yer bulunmaz. Ama bu belki de benim vahşi olduğumdan ve anlamadığımdandır. Çünkü, tıkırtı bizim kulaklarımıza bir hararet gibi gelir. İnsan eğer bir kuşun yalnız başına ağlayışını veya su birikintisi etrafında tartışan kurbağaların seslerini dinlemezse, yaşamın ne anlamı kalır? Ben Kızılderili’yim... Bunlardan başkasını anlayamam. Bir Kızılderili, su birikintisi üzerine vuran rüzgarın sesini, yağmurun temizliğini çam kokulu rüzgarı her şeye yeğler.

Hayvanlar, ağaçlar, insanlar, hepsi aynı nefesi, aynı havayı paylaşır. Hava Kızılderililer için çok kutsaldır. Aldığı nefes, beyaz adamın dikkatini çekmiyor gibi. Beyaz adam öleli uzun günler olmuş ve kötü kokuyla uyuşmuş gibidir. Ama eğer size toprağımızı satabilirsek, havanın bizim için çok değerli olduğunu hatırlamalısınız. Unutmamalısınız ki, hava sağladığı tüm yaşamla aynı ruhu taşır. Büyük babamıza ilk nefesi veren rüzgar, onun son soluğunu da kabul etmiştir ve aynı rüzgar çocuklarımıza yaşam ruhu verir. Eğer size toprağımızı satarsak, çayırlardaki çiçeklerden tat alan rüzgarı koklamayı öğrenmelisiniz, onu korumalısınız ve kutsal tutmalısınız. Bu kokuya Beyaz adamın bile gereksinmesi vardır.

Toprağımızı alma önerinizi düşüneceğiz. Eğer kabul etmeye karar verirsek, bir koşulumuz olacak: Beyaz adam bu toprağın hayvanlarına kardeşleri gibi davranacak...


(devam edecek)...