Cuma, Ağustos 17, 2007

Evrimin İşleyişi

Evrim Kuramını basitçe açıklamaya çalışalım..

Charles Darwin'in türlerin doğal seçme yoluyla evrim geçirdiği yönündeki açıklaması, bugünkü bilgilerimizle baktığımızda, şaşırtıcı bir basitliğe sahiptir. Kuram kendi içinde ele alındığında birkaç gözleme dayanıyor:
Türlerin çoğu, ebeveynlerinin yerini tutmak için gerekenden fazla ardıl (bebek, ebeveynlerinin türünü, soyunu sürdüren canlı) ikame eder.

Kullanılacak kaynaklar sınırlıdır, bunun için ardıllar birbirleriyle rekabet içindedir ve amansız bir varoluş mücadelesi verir. (Burada, ardılların çok benzer yaşam alanlarında yaşayacağını ve benzer beslenme şekilleri olacağını düşünmek gerekiyor.)
Darwin bu bilgileri şunlarla birleştirir:
Bir türün bireyleri kesinkes aynı değildir, tek tek özellikleri bakımından fark gösterirler. Çeşitlemeler üreme sırasında ortaya çıkar.

Üreme sırasında ebeveynlerin genleri ardıllara aktarılır.
Bu olayların açıklamasını arayan Darwin doğal seçme ilkesine varır: Tabiat gözle görülmez bir yetiştirci gibi davranıp avantajlı bireyleri seçer. Sert bir rekabet içinde sadece çevre koşullarına en iyi uyum sağlayanlar hayatta kalabilir.

Tabiattaki olayların çoğu bu kuramla açıklanabilmektedir. Ama hepsi değil: Bazı hayvan türlerinde daha çok engelleyici gibi görünen özellikler baskın çıkmıştır. Küçük kılkuyruğun kendisini yemek isteyen düşmanlarının dikkatini çeken, cafcaflı kuyruk yüzgeçleri örneğin. Geyiklerin hareket serbestliğini kısıtlayan, olabildiğine geniş boynuzları diğer bir örnek. Bu özelliklerin evrim süreci içinde baskın çıkmış olması çoğunlukla dişilerin belli özelliklere sahip erkekleri tercih etmesinden (ya da tam tersi) kaynaklanır. Buna cinsel seçme (cinsel seçilim) deniyor.

Evrim konusundaki kanıtlarımıza da, genel olarak, bakalım..

Günümüze kadar, pek çok geçiş fosili bulunduğu gibi, pek çok geçiş canlısı da mevcuttur. Örneğin, bugüne kadar çok sayıda fosili bulunmuş, biyolog ve zoologların bütün anatomik özelliklerini tek tek inceledikleri ve bariz biçimde hem dinazor hem kuş özellikleri taşıdığı için geçiş canlısı olarak nitelediği Archaeopteryx, tüysüz kuşlar, tüylü gagalı sürüngenler, dört ayaklı balıklar, insan maymun karışımı canlıların kalıntıları bu alandaki kanıtlardan yalnızca birkaçıdır.

Bugüne dek, balıktan hem suda hem karada yaşayan iki yaşamlılara (amfibyumlara) geçişi gösteren, iki yaşamlılardan ilk sürüngenlere geçiş aşamasını gösteren, iki ayaklı sürüngenlerden kuşlara geçişi gösteren, insan-primat ortak atadan insana geçişi gösteren çok sayıda ara geçiş türlerinin fosili bulunmuştur. Son olarak 2004'de Kanada'da buzullar arasından çıkarılan ve balık-sürüngen karışımı bir tür olan Tiktaalik'i gösterebiliriz.

Ayrıca, biyoteknolojideki yeni uygulamalarla, artık evrim, laboratuar koşullarında gerçekleştirilebiliyor diyebiliriz. Örneğin, eskiden sığır, domuz karaciğerlerinden çok masraflı bir süreçle elde edilen insülin hormonu, bugün E.-koli bakterisinden çıkarılan bir gen yerine insanın insülin sentezleyen geninin yapıştırılmasıyla yaratılan yeni bir bakteri türüne ürettiriliyor.


Not: Evrim hakkında daha çok bilgi aşağıdaki linklerden edinilebilir..

http://tr.wikipedia.org/wiki/Evrim_kuram%C4%B1
(Türkçe kaynak, az teknik bilgi içeriyor, genel bilgiler veriyor.)

http://en.wikipedia.org/wiki/Evolution
(Evrim Kuramıyla ilgili çok teknik, detaylı bilgiler içeriyor.)

http://en.wikipedia.org/wiki/Introduction_to_evolution
(Konuya giriş için okunabilir, az teknik bilgi içerdiği için konuya giriş için okunabilir.)

Çarşamba, Ağustos 15, 2007

Kakao: Lezzetli Çikolataya Giden Yolun Başlangıcı -- 2

Kaçuva dilinde "dün, bugün ve yarın" anlamına gelen Kallari, Ekvador'un Amazon Havzası'ndaki kakao çiftçilerinin kısa süre önce kurduğu kooperatifin adı. Bir faks aleti, iki çalışma masası ve birkaç plastik bahçe sandalyesinden ibaret küçük büroları Napo Bölgesindeki Tena kasabasında. Kasabanın bitiminde başlayan, tarla ve otlaklarla defalarca kesintiye uğratılan yağmur ormanları altın tarayıcılarının, çiftçilerin ve oduncuların yaşadığı köylere ev sahipliği yapıyor. Nesillerdir kakao tarımı ile uğraşılıyor burada. Ancak şimdiye dek zahmetlerinin karşılığını alabildikleri söylenemez. Ortalama bir hektar yağmur ormanından geleneksel yöntemlerle yılda yaklaşık 92 kilo kakao elde ediliyor. Hasat döneminde Amazon havzasında yaşayan toplulukları dolaşan aracılar, bu miktar için 70 ila 90 lira arası ödüyor. Oysa bir çiftçi bunun yerine, arazideki ağaçları kesip sattığında eline nakit 2100 dolar geçiyor. Hem de bir iki günlük çalışmanın karşılığında. Ne var ki ödeme bir kereye mahsus oluyor.

Tena'dan Amazon Havzasının içlerine uzanan birçok yeni asfaltlanmış yol mevcut. Çevrede sık sık nakit paranın büyüsüne kapılmış arazi sahiplerinin çıplak toprakları görünüyor. Zamanında bir hektarlık alanda 400'e varan değişik ağaç türünün yetiştiği bölgelerde bugün sığırlar otlamakta. Yerleşimciler eskiden otlaklara, tarlalara ve kulübelere yer aşmak için ağaç keser ve araziyi temizlermiş. Bugünse bir düğün ya da cenaze töreni düzenlemek, çocuklarının okul parasını denkleştirmek ya da DVD oynatıcı alabilmek için ormanları yok ediyorlar.

Kallari kooperatifi, testerenin saltanatına son vermek için kurulmuş. Hesapları, genç, iyi bakılmış kakao bitkileriyle bir hektar yağmur ormanından elde edilen ürünü 370 kilograma yükseltmek. Sonra da, hasadı tek merkezden sattıklarında piyasada birim başına elde edilen fiyatı arttırmayı amaçlıyorlar. Çiftçileri işlerinde desteklemek için 50000 hektarlık alanı kapsayan ekim bölgelerine danışmanlar yolluyor. Çiftçilere ağaçların nasıl budanacağı, hastalıklara karşı nasıl savaşılacağı anlatılıyor.

Bu arada, Ekvator Devlet Araştırma Enstitüsü kakao uzmanlarının açıklamasını pas geçmemek gerekiyor: "Mikroiklim, ağaç kesimleri yüzünden son 20 yılda önemli bir dönüşüm geçirdi. Ortalama sıcaklık bir derece arttı, yağış miktarı yarı yarıya azalarak 4000 milimetreden 1800 milimetreye düştü. Yağmur ormanları açısından olumsuz, ancak kakao bitkilerinde oluşan hastalıkların yayılmasını azalttığı için müspet bir durum."

Son olarak da GEO dergisinden bir alıntıyla bitirelim:
İnsanlar çikolataya bakınca, kakaosunun muz çalıları ve guava ağaçlarının yanında nasıl olgunlaştığını, bir yerli kadının onu yarım saatte bir güneşte çevirişini, Napo Irmağından yukarı taşınıp Andlar'ın üzerinden aşırılırken çekilen zahmetleri, gemiyle Panama Kanalı'ndan geçirilip Rotterdam'ın yük limanına indirilişini, sonunda da bir çikolatacının konç makinesinde nasıl kaliteli çikolataya dönüştüğünü bilmeyecek.
Bunları bilenler de her ısırışta çikolatanın tadına daha çok varacak.


Not: Konç makinesi, şeker, vanilya ve kakaonun karıştırılıp ağdalı, aromatik bir kütle haline geldiği makine. Bu makineyi, 1879'da ilk çikolata üreticilerinden Rodolphe Lindt icat etmiş.

Not 2: Çikolata ("Chocolate") kelimesi, Azteklerin Nahuatl dilinden geliyor. Nahuatl dilinde bu kelime xocolatl olarak geçiyor. Ayrıca, ilk çikolata yenmiyor, içiliyormuş.

Salı, Ağustos 14, 2007

Kakao: Lezzetli Çikolataya Giden Yolun Başlangıcı -- 1

Aramızda çikolata (sütlü, bitter vs..) sevmeyen bir insan var mıdır acaba (çikolata yemeleri sağlıkları için uygun olmayanlar hariç)? Peki, çikolatanın ham maddesi, milyarlarca Euro'luk çikolata sektörüne can veren, kakao çekirdeklerinin nasıl yetiştirildiğini, sonra da pazara nasıl kazandırılıp yediğimiz lezzetli sütlü çikolatalara dönüştüğünü biliyor musunuz? Anlatalım..

Kakao ağacının bilimsel adı Theobroma cacao. Tanrıların Gıdası anlamına geliyor. Ağacın çiçekleri ve meyveleri doğrudan güçlü gövdesinden ya da güçlü dallardan çıkıyor. Üstelik eşzamanlı olarak ve tüm yıl boyunca. Sarıdan turuncuya, hatta kızıla varan renkleriyle meyveler, biçim olarak sivri birer kabağı andırıyor. Theobroma cacao, yalnızca ekvatora yakın ve bunaltıcı sıcakların hüküm sürdüğü topraklarda yetişiyor. Ağırlıklı olarak, Batı Afrika, Güney Amerika ya da Endonezya'daki küçük arazilerde yetiştirilmeye çalışılıyor. Başta, dünya üretiminin %40'ını karşılayan Fildişi Kıyıları var. Onu, Gana ve Endonezya izliyor. İstikrarlı yönetimlerin pek görülmediği bölgeler buralar. Üstüne üstlük, ulu ağaçların gölgesine bağımlı, büyüme özürlü, hastalanmaya yatkın ve bakıma muhtaç bitki, her tür endüstriyel yaklaşıma ters düşüyor. Bu nedenlerden dolayı, geniş alanlara yayılmış plantasyonlar pek nadir. Özel yatırımcılar, büyük çiftlik sahipleri ve tarım işletmeleri kakao yetiştiriciliğinden bölgenin büyük bölümünde uzak duruyor. Tıpkı yüzlerce yıl önce olduğu gibi elle toplanıp topraktaki deliklerde ya da tahta sandıklarda mayalanıyor ve katır sırtında, kanolarda ya da kamyonet kasalarında yerel pazarlara taşınıyor. Yani, piyasada bulunan çikolataların küçük çiftlik sahipleriyle büyük işletmelerin tuhaf koalisyonunun ürünü olduğunu söyleyebiliriz. Avrupa'da yıllık kişi başına düşen saf kakao tüketimi iki kilogram. Katrilyonluk pazar Amerikan Cargill, İsviçreli Nestle ve Belçika-Fransız şirketi Barry Callebaut gibi dev ticari kuruluşlar tarafından yönetiliyor.

Pazara hakim olan çikolataların çoğunun hammaddesini dayanıklı forastero türü ağaçlar sağlıyor. Ortalama bir kavun ağırlığındaki meyvelerin her birinde yaklaşık 50 çekirdek mevcut. Kakao sektörünün altın çocuğu forastero verimli ve güçlü ama tadı pek de etkileyici değil. İşletmeler her yıl 3,3 milyon ton kakao işliyor, ancak hedge fonları yöneten spekülatörler kahverengi çekirdekleri keşfettiğinden beri Londra ve New York kakao borsalarında dönen rakamlar dudak uçuklatıcı boyutlara ulaşmış.

Karmaşık yatırım stratejilerine göre çalışan ticari kuruluşlar, binlerce ton kakaoyu elektronik ortamda ve eşzamanlı alıp satıyor. Kakao onların gözünde bir spekülasyon nesnesi; platin, bakır ya da petrolden farksız bir endüstriyel hammadde. Güney Amerika kakaosunun ton başına ücreti genelde 1400 dolarda seyrederken, dalgalanmaların bu rakamı 800'e düşürdüğü veya 4600 dolara kadar yükselttiği oluyor. Satın alma kararlarındaki en önemli referans noktalarından biri Stock/Grind-Ratio adında bir değer. Bu değer, Amsterdam, Rotterdam ve benzeri bölgelerde depolarda bekleyen kakao çekirdeklerinin, endüstrinin ihtiyaç duyduğu miktara oranını, yani rezervlerin tüketime oranını ifade ediyor.

İnsan hakları kuruluşlarından alınan haberlere göre, bölgenin büyük bölümü kako ticaretine konan ağır, zorunlu vergilerle geçimini sağlıyor. AB'den bir araştırma komisyonu, Fildişi Kıyısı'ndaki kakao sektörünü yasadışı kurumlardan oluşan bir sistem sayarak eleştirmiş.

(devam yukarıda)...

Salı, Ağustos 07, 2007

Yaya Şempanzeler

Tua, ormanı bölen yolun kenarında durup iki defa sola, iki defa da sağa bakıyor; hiçbir aracın yaklaşmadığına emin olduktan sonra himayesindekilere işaret ediyor. Kafile disiplinli bir şekilde Tua'nın önünden geçip yolun karşısına ulaşıyor. Kortejin sonundaki geniş omuzlu Yolo ise kimsenin geride kalmamasına özen gösteriyor. Bu ve benzeri sahnelerin bilim insanları tarafından ilgiyle karşılanma nedeni, olayın alışılmadık kahramanları: Gine'nin sık ormanlarında, Bossou köyü yakınlarında yaşayan bayağı şempanze ailesinin 12 üyesi.

Kyoto ve Stirling Üniversitelerindeki bir grup araştırmacı, dört ay boyunca civardaki şempanzeleri gözlemledi; yaşadıkları ormanı hemen ötedeki çalılık araziden ayıran iki ayrı caddeyi nasıl aştıklarını filme aldı. Yapılan uzun süreli gözlemler ve kaydedilen görüntüler, maymunların mevcut tehlike potansiyeline göre farklı stratejiler geliştirebildiğini ve bir sonraki adımı düşünerek hareket ettiğini gösterdi. Geniş caddede örneğin, yolun kenarına gelmeleriyle karşıdan karşıya geçişleri arasındaki bekleme süresi, dar olandan daha fazla; kılavuz şempanzenin görüş alanına giren araç süreyi daha da uzatıyor. Grubun üç yetişkin erkeği Tua, Foaf ve Yolo, riskin en yüksek olduğu noktalarda konumlanıyor. Böylelikle dişiler ve yavruları aralarına alarak güvenli geçişi temin ediyorlar.

Pazartesi, Ağustos 06, 2007

Tarihten İki Not

Abdülaziz devrinde Keçecizade Mehmed Fuad Paşa sadrazam iken vezirlerden Hamdi Paşa haksız bir muamelesinden dolayı mahkemeye verilmişti. Bu, bir vezirin mahkemeye ilk verilişi idi. Hamdi Paşa bundan fena helda alınıp şikayet etmek üzere Babıali'ye gitti. Lakin, Fuad Paşa kendisini son derece soğuk karşıladı ve hatta yanına girdiği zaman ayağa bile kalkmadı. Hamdi Paşa, buna büsbütün içerleyerek sert bir sesle:
- Efendim, evvelce vezirlerden biri Babıali'ye gelince Sadrazamlar tarafından binek taşında karşılanırdı, dedi.
Fuad Paşa, soğukkanlılığını koruyarak cevap verdi:
- Evet öyle. Lakin aynı sadrazamlar o zamanlar haksızlık eden vezirlerin o binek taşının önünde boyunlarını da vurdururlardı.

------------------------------------------------------------------------------

Hristiyan Katolik inanışına göre, dünya, kainatın merkeziydi. Bunun aksini ileri sürenler dinsizlikle itham olunarak mahkemeye verilirdi. Kilise, bu sırada hakimlere, mesela sihirbazlara yapıldığı gibi, bunlar hakkında mümkün olduğu kadar yumuşak davranılmasını ve kan dökülmeden cezalandırılmalarını rica ederdi. Bu ise aslında, diri diri yakılmak demekti. İşte bu yüzden, dünyanın kainatın merkezi olmadığını ve kainatta başka dünyalar da bulunduğunu ileri süren Giordano Bruno adlı düşünür 1600 yılının Şubat ayında Roma'da diri diri yakılmak suretiyle idam olunmuştur. Düşünür, "bilimin ilk şehidi" olarak kabul edilebilir.

Cuma, Temmuz 20, 2007

Seçim Tahmini

Seçim sonuçlarıyla ilgili gerçekçi tahminim şöyle (sadece meclise girebilecek olan partileri ve milletvekillerini ele aldım):

AKP: %31-29

CHP: %25-23

MHP: %16-14

DP: %11-8

DTP, 25 civarında bağımsızla meclise girer ve grup kurar.

Baskın Oran'ın seçilme şansı da çok yüksek.

Ayrıca 4-5 tane daha bağımsız milletvekili (Muhsin Yazıcıoğlu dahil) çıkabilir..


Yukarıdaki tahminim bana ne kadar gerçeğe en yakın tahmin olarak görünse de diğer olasılıkları da göz ardı etmemek gerekiyor. Diğer bir tahminimi de (daha kötümser bir tahmin) aşağıya yazdım:

AKP: %42-38

CHP: %21-17

MHP: %15-10

DP: %12-7

GP: %10-6

Bağımsız dağılımında pek bir değişiklik olmaz. Yukarıdaki (ilk yaptığım) tahmine benzer bir bağımsız milletvekili dağılımı oluşur.

Cuma, Mayıs 18, 2007

Tarihten Notlar #0009

Aslında bunları İstanbul’un fethinin yıldönümünde yollayacaktım ama kuşatmanın gerçekleştiği şu tarihlerde bunları göndermemin bence pek de bir sakıncası yok...

Fatih Sultan Mehmed Han, Rumeli Hisarı’nı yaptırırken usulden de olsa Bizans İmparatoru XI. Konstantin’den de izin aldı. Ancak İmparator izin verse de vermese de hisarı yapacaktı. Hisarın yapılması konusunda İmparator, Fatih’e şöyle bir haber gönderdi:

- Kalenin yapılacağı yer Galata’ya aittir. Galata ise bizim değil, Frenklerin idaresi altınadır. Biz izin versek de Frenkler izin vermezler. Siz de bunu yapmaya kalkarsanız, Frenklerle aranız açılacaktır.

Fatih buna sevinmiş ve İmparator’a şöyle bir cevap uçurmuştu

- Bizim maksadımız İmparator’un hatırına saygı göstermekti. Mademki bu yer İmparator’un idaresi altında değil, o zaman mesele kalmaz. Çünkü Frenklerin hatırlarına saygı göstermek bizim için o kadar mühim değildir. İcap ederse onlara cevabı biz veririz.

***

İstanbul kuşatması sırasında Katolik ve Ortodoks Kiliselerinin birleştirilmesi dahi düşünülmüştü. Ancak Ortodoks Kilisesi liderlerinden Gennadios ile Başvekil Notares, bu birleşmeye karşıydılar. Hatta iki lider de şöyle diyorlardı:

- İstanbul’un içinde Türk sarığı görmek, Latin serpuşu görmekten evlâdır.

***

Fatih Sultan Mehmed İstanbul’u kuşatırken, Galata’da bulunan Cenevizliler devamlı huzursuzluk çıkarıyorlardı. Devlet adamları Cenevizlilere neler yapılmasını kendisine sorduklarında II. Mehmed şöyle cevap vermişti:

- Bizans bizim için bir ejderdir, fakat Ceneviz ise bir yılandır. Şimdi biz ejderi ezmek için yılanı uykuda tutmalıyız. Ejder yok edildikten sonra yılanın başına vurulacak hafif bir darbe ile onu yok etmek mümkündür.

***

İstanbul kuşatmasının son günü, surlar üzerinde kanlı bir boğuşma bütün hızıyla devam ediyordu. Son Bizans İmparatoru bir nefer gibi en ön safta çarpışıyordu. Artık her şeyin bittiğini görünce, etrafındakilere şöyle bağırdı:

- İçinizde benim başımı kesecek bir Hıristiyan yok mu?

Cumartesi, Mayıs 12, 2007

Yeni Atlantis

Francis Bacon, ütopik eseri Yeni Atlantis'i, ölümünden kısa zaman önce yazdı. Bütün tutkulardan elini çekmiş, yükselme umutlarını yitirmişti. Yazılarını önce İn­gilizce yazıp sonra Lâtinceye çeviriyordu. İngilizcenin birkaç yüzyıl için­de unutulup gideceğine, Lâtinceninse ölümsüz bir dil olduğuna inan­mıştı. Düşüncelerinin gelecek kuşaklarca benimsenmesini istiyordu. Bu­günün kuşakları ise onun yazdıklarını anlayabilmek için yeniden İngilizceye çeviriyorlar.

Yeni Atlantis, insanlığın çok eski bir düşünün yeniden ele alınışıdır. Bu düş, bir erdemler ülkesi düşüdür. Bacon, bu ülkeyi Pasifik Okyanusu'nda bilinmez bir adanın üstünde kuruyor. Bu adanın adı Bensalem’dir.

Peru'dan yelken açarak Güney denizi yoluyla Japonya'ya doğru yola çıktık. Yanımıza on iki aylık yiyecek almıştık. Beş ay doğudan uygun yeller esti, sonra batıdan esmeye başladı. Bu yüzden gün oluyor pek az yol alabiliyor, gün oluyor hiç yol alamıyorduk. Geri dönmeyi düşündüğümüz sırada güneyden doğuya doğru esen bir fırtına çıktı, ku­zeye doğru sürüklendik. Ölçülü kullandığımız halde yiyeceğimiz tükendi, uçsuz bucaksız suların üstünde yiyeceksiz kaldık. Ölüme hazırlanıyorduk. Gönüllerimizi göklerdeki Tanrı'ya yönelttik, yardımına sığındık, denizini nasıl gösterdiyse toprağını da göstermesi için yalvardık. Gerçekten de, ertesi gün, akşamüstüne doğru kuzey yönünde bulutlar gördük. Bu, bize, karaya yaklaştığımız umudunu verdi. Çünkü Güney denizinin in­sanlarca gereği gibi tanınmadığını, orada şimdiye kadar bulunmamış ada­lar olabileceğini biliyorduk. Rotamızı kara gibi bir şeyler görünen ku­zey yönüne çevirdik. Bütün gece yol aldık. Ertesi sabah gün ağarırken gözlerimizin önünde dümdüz bir kara parçasının uzandığını gördük. Ka­ra parçası, ormanlarla kaplı olduğundan bir hayli karanlık görünüyor­du. Bir buçuk saat gittikten sonra iyi bir limana girdik. Burası, pek bü­yük değilse de, iyi yapılmış, denizden pek hoş görünen güzel bir şe­hirdi.


Bacon'a göre bu erdemler ülkesini yöneten Süleyman Evi’dir. Diğer adı Altı Günlük İşler Koleji'dir. Bu ev ya da kolej, deneysel bilimin simgesidir. Bacon, bu simgesiyle, 11.yüzyıldan 15.yüzyıla kadar güçlü bir egemenlik kurmuş olan skolâstik düşünceye karşı koymaktadır. Dinsel gerçeklerden başka hiçbir gerçek tanımayan skolastik düşünce, Bacon'ın yaşadığı 16. yüzyıl­ ile 18. yüzyılda da sesini duyurmaktaydı. Bacon, kuramsal bilimi, de­nemelerle insanlığa yararlı kılmak istiyordu. Süley­man evi'nin amacı, olayların nedenlerini araştırmak, gizli güdülerini çözmek, yapılabilecek her şeyi gerçekleştirebilmek için insanın doğa üstündeki egemenli­ğini genişletmektir.

Süleyman Evi'ni otuz altı usta yönetir. Bu ustalar birçok çırak, usta adayları, yetiştirmektedirler. Çalışmaları gizlidir. Tapınak olarak kullandıkları iki uzun, özellikle döşenmiş salonları vardır. Bu salonlar çeşitli simgelerle süslenmiştir. Bu tapınaklarda toplanıp gizlilik andı içer­ler. Otuz altı usta, üçer üçer gruplandırılmışlardır. Bu grupların ilk dördü, on iki usta, ışık toplayıcıları adını taşırlar. Bunlar, gizlice başka ülkelere giderek bilimin en yeni örneklerini toparlar, henüz ulaşamadıkları yeni ışıklar varsa, kendi ülkelerine taşırlar. Beşinci üçlü grubun adı yağmacılar'dır, bunlar bir çeşit filozofturlar. Altıncı grup sır adamları'dır, yazıtlarında bulunmayan denemeleri toplarlar. Yedinci grup öncüler, kendi dü­şüncelerine göre yeni denemelere girişirler. Sekizinci grup, çeşitli deneyleri belirli bir yönteme göre sıralamakla görevlidir, bunlara sıralayıcılar derler. Do­kuzuncular hayır sahipleri ya da drahomacılar'dır, görevleri çe­şitli denemelerden (diğer ustaların topladıkları, düşündükleri ya da uyguladıkları denemeler) genel kurallar çıkarmaktır… Bu çalışmaların üstünde düşünüp tartışmak üzere bütün ustaların katıldıkları bir toplantıdan son­ra, sonuncu grup, yüksek bir ışık altında yeni denemeleri yönetir ve geliştirmeye devam eder, bu son üç ustaya lamba denmektedir.

Süleyman evi'nin ustaları, ilk yaratılan ışığı, bütün evreni aydınlata­bilecek olan Tanrı'nın ışığını aramaktadırlar. Bu ışığı görmüşlerdir. Ülkelerinin halkı bu yüzden erdemlidir. Bir dağın yüksekliğiyle bir mağaranın derinliği­nin aynı şey olduğunu, her ikisinin de göğün ışınlarından aynı oranda uzak bulunduğunu düşünmektedirler.

Süleyman evi'nin hazırlık gereçleriyle çalışma araçları yirmi bir grup­ta toplanmaktadır: Derin mağaralar, yüksek kuleler, göller, yapma kay­naklar, yapma doğa evleri, sağlık odaları, hamamlar, bahçeler, parklar, özel havuzlar, dispanserler, makineler, ısı fırınları, optik laboratuarlar, uzaklaştırıp yakınlaştıran araçlar, değerli taşlar, ses evleri, koku evleri, makine evleri, matematik evleri, marifetler evi. Bacon, bu araçlarla gereçlerin her birinin görevlerini ayrı ayrı, uzun uzun anlatmaktadır.

Bensalem’de, ayrıca, evlilik ve aile toplumun temelidir. Aile bağları resmi bayramlarla kutlanır. Bütün bu çalışmalar, erdemli bir ülke ya­ratmıştır. Bacon, Bensalem halkının erdemleri üstüne çeşitli örnekler veriyor. Bu örneklerden biri şudur: Gemiciler karaya çıktıkları zaman, adanın sağlık memuruna bahşiş vermek isterler. Memur, bir iş için iki kere para alamayacağını söyler. Bensalem'de rüşvetin (ve bahşişin de) adı «bir iş için iki kere para almak»tır.


Salı, Mayıs 08, 2007

Çalılıklar nereye gitmiş? Kartal nereye kaybolmuş?

"Dipdiri tepelerin, konuşan tellerle lekelendiğini, ormanın gizli köşelerini neden pek çok beyaz adamın kokusunun doldurduğunu, vahşi atların neden tutsak edildiğini, bufolaların neden katledildiğini biz anlamıyoruz. Böyle bir son bize bir şey anlatmıyor. Çalılıklar nereye gitmiş? Kartal nereye kaybolmuş? Hızlı koşan bir ata, ya da avlanmaya neden veda etmek gerekecekmiş? Bütün bunlar ne demektir?...

Yaşamın sonu... Ve, her halde yeniden yaşamaya çalışmanın başlangıcı...

Toprağımızı alma önerinizi düşüneceğiz. Kabul edersek, bu, belki de bize vaadettiğiniz bölge için olacaktır. Orada, belki de kalan günlerimizi gönlümüzce yaşayabiliriz. Bu dünyada son Kızılderili de yok olduğu zaman, yalnızca çayırlar üzerinde bulut gibi hareket eden bir anısı kalacaktır. Bu kıyılar, bu ormanlar halkımın ruhunu koruyacaktır. Çünkü onlar bu dünyayı, yeni doğan bir çocuk annesinin yürek atışını nasıl severse, öyle severler... Öyleyse, toprağımızı alırsanız, onu bizim sevdiğimiz gibi seviniz. Onunla bizim ilgilendiğimiz gibi ilgileniniz. Anılarını da aynen saklayınız. Onu, çocuklarınız için, bütün gücünüzle, bütün aklınızla ve bütün kalbinizle koruyunuz ve seviniz.

Göreceğiz...

Bütün bunlardan sonra, kardeş de olabiliriz."


Burada özetlenmiş olan Kızılderili şefi Seattle'ın bu konuşmasının tamamı, dünya fuarlarından biri olan EXPO 74'te halka sunulmuştur. Konuşma, saf, tertemiz bir anlatım ile o zamanların 'vahşi' sayılan insanlarının doğa ve çevre anlayışlarını dile getirmekte. Sizce de bugün bu konuşma hala birçok bakımdan geçerliliğini korumakta değil mi?

Perşembe, Mayıs 03, 2007

Neyzen'den

Neyzen Tevfik'ten birkaç beyit yazayım.

Metelik girdiği anda cebe, ten oldu çelik,
Doğru meyhaneye gittik, kafayı tütsüledik..
---------------
Daldan dala seken gönlüm serçe mi?
Yaktı beni Kel Ali'nin perçemi...
---------------
Her ne yap, yap becerip izzet-i nefsinle geçin,
Kimseden bekleme yardım, iki el bir baş için..
---------------
Üstüne alma, fakat dinle samur kürkçüyü sen,
Nasıl olsa kabahat sahibini terketmez..
---------------
Çözmemiştir, çözemez kimse varlık denilen kör düğümü,
Kainatı doğuran kahbe bilir iç yüzünü.
---------------
Bir çukurdan gelerek girmedeyiz bir çukura,
Önü zulmet, sonu zulmet .......yim gündüzünü!
---------------
Altmışından sonra reftarınla coşturdun beni,
Zerreyim ben, sen güneşlerle konuşturdun beni.


Bir de, dörtlük ekleyeyim:

Kime sordumsa seni, doğru cevap vermediler;
Kimi hırsız, kimi alçak, kimi deyyus!. dediler...
Künyeni almak için partiye ettim telefon,
"Bizdeki kayda göre, şimdi o mebus!" dediler!...

Perşembe, Nisan 26, 2007

Lüzumlu Bilgiler -- 170


Osmanlı Tarihi, gerek kitaplarda gerek derslerde, işlenirken genelde siyasi ve ekonomik olaylara büyük ölçekte bakılır. Tarih, devletin ya da (bazen) Osmanlı aydınının penceresinden incelenir. Peki ya halk nasıl görür devleti? Köylü, devleti nasıl tanır? Kısaca şöyle diyebiliriz:

Köylü, tahrir eminini, resm-i ağnam (koyun vergisi) almaya gelen koyun eminini, Hristiyan köylü cizye ve ispençe toplayanı, kentteki kadı adına kırsal bölgede iş gören kadı naibini devlet diye tanır. Bu adamların yanı sıra devletle arasında aracılık yapan başka kimseleri (ayan, din adamı vs.) de tanır.
Yalnız, köylü devleti sırf vergi toplayan memurlar, teftişe çıkan sancakbeyi adamları, sefere çıkarken geçen ordu ile değil, bazen merkezi devletin yaptığı eserlerle de tanır. Rumeli'nin küçük köyleri, yapılan han, kervansaray, geçişi kolaylaştıran köprülerle büyüyüp önemlice şehirler olurlar. Vakıflardan yapılan suyolu gibi tesisler, devletin zirai ve ticari hayatı düzenleyen müdahaleci politikasının müşahhas (somut) ürünleridir. Devlet, kendini kolluk kuvvetleri kadar mimari varlığı ile de hissettirir.

Çarşamba, Nisan 25, 2007

Eski mi Yeni mi - 1

İçinde yaşamakta olduğumuz şu dünyanın dinamik yapısı, nesiller arasında yaşam tarzından algı ve anlayışa, hayat standartlarından alışkanlıklara kadar pek çok konuda farklar oluşuna yol açmaktadır. Bu durum, aynı zamanda nesiller arasındaki çatışmaların da temel yapıtaşlarından birini oluşturur şüphesiz. Bu yazıyı kaleme aldığım 10.04.2007 tarihi itibarıyla bu bloğun yazarları olan bizlerin yirmili yaşlarının başında olması, son derece doğal olan bu çatışmanın, özellikle içinde bulunduğumuz yüzyılda değişimlerin eskiye oranla çok daha hızlı yaşanması nedeniyle tam ortasında olmamıza neden olmaktadır. Biz büyüklerimizin aslında hiçbir şeyden anlamadığından şikâyet edip dururken, onlar da bizim yaşayış biçimimize atıfta bulunarak “bizim zamanımızda” ya da “biz sizin yaşınızdayken” biçiminde başlayan cümleler silsilesini sarf ederler. Yine şüphe yoktur ki, tarih değil ama insan davranışı tekerrür edendir be bizden sonraki neslin de bizlere yapacağı şey de tam olarak bu olacaktır.

Bütün bunlar akla biraz da şu soruyu getirir: Acaba günümüzün insanı mıdır şanslı olan; şartları daha iyi olan zaman şimdi midir, yoksa büyüklerimizin dediği o “kendi zamanları” mı? Ya da daha makro bir ölçekte bakacak olursak, belki de asıl bu noktada bu yönde sorulması gereken şey, modern çağ dünyası mıdır daha sağlıklı, yaşanabilir, iyi, güzel olan yoksa mesela İlkçağ Avrupa’sı mı? Ya da Ortaçağ Ortadoğu’su mu? Şi Huang Di Devri Çin’i mi ya da İnsanlığın ilk ortaya çıktığı bundan üç milyon yıl öncesi mi?

Bu soru(lar) yanıtlanması her ne kadar kolay gibi dursalar da, aslında çok boyutludur ve yanıtlanması da bu çok boyutluluğa neden olan etkenleri – en azından ana hatlarıyla – gözden geçirmekle ve incelemekle mümkündür.

İşimizi kolaylaştırmak için kategorilerle ilerleyelim. Mesela tarihsel çağlar itibarıyla ele alalım. Eğer İlkçağ’da, Kraliçe VII. Kleopatra’nın bir milyon nüfuslu başkenti İskenderiye’de yaşıyor olsaydınız (yani M.Ö. I. yy), hava kirliliğinden muzdarip olmayacaktınız. Sigara diye bir şeyi bilmeyecek, bir trafik kazasında ölme riskiniz varsa bile bugünkü kadar mümkün olmayacak, küresel ısınmadan nükleer felaketlere kadar günümüz dünyasına ait pek çok sorunu dert etmeyecektiniz. Bu durum, konumuz İlkçağ olduğu için Augustus’un Roma’sında da geçerli olacaktı, Perikles’in Atina’sında da, Nebukadnezar’ın Babil’inde de, Han Wu Di’nin Chang’an’ında (Xi’an) da…


Devam edecek...

Cumartesi, Nisan 21, 2007

İnsanlar Dünyaya Aittir...

"Kızılderililer sizin yollarınızı, sizin adetlerinizi anlamazlar. Çayırlarda çürüyen binlerce buffalo gördüm. Beyaz adamın, geçerken dumanlı demir attan vurup bıraktığı ve ne amaçla öldürdüğünü hala anlayamadığım binlerce buffalo.. Ben vahşiyim ve dumanlı demir atın buffalodan nasıl daha önemli olabileceğini anlayamıyorum!.. Biz vahşi olduğumuz için buffaloyu yalnız aç kalmamak için öldürürüz. Hayvanlar olmadan insanlar nedir ki? Eğer tüm hayvanlar yok olsaydı, insan ruhu o büyük yalnızlığa dayanamaz ölürdü.

Ayakları altındaki toprakların, büyük babalarımızın külleri olduğunu, çocuklarınıza öğretmelisiniz. Toprağın, akrabalarımızın yaşamlarıyla dolu olduğunu çocuklarınıza söyleyiniz. Böylece toprağa saygı duyarlar. Bizim çocuklarımıza öğrettiğimizi, siz de kendi çocuklarınıza öğretin. Dünya anamızdır. Dünyaya ne kötülük olursa, oğullarına da aynı kötülük olur. Eğer insanlar yere tükürürlerse, kendi yüzlerine tükürürler. Biz bunları biliyoruz. Dünya insanlara ait değildir. İnsanlar dünyaya aittir. Bütün herşey, aileyi bağlayan kan bağı gibi, birbirine bağlıdır.

Halkım için ayrılan bölgeye gitme önerinizi düşüneceğiz. Ayrı ve barış içinde yaşayacağız. Geri kalan günlerimizi nerede geçireceğimiz o kadar önemli değil artık. Çocuklarımız babalarının aşağılandığını gördüler. Kalan günlerimiz çok olmayacak. Bir zamanlar sizin gibi güçlü olanların ve ormanlarda özgürce dolaşanların mezarları da kalmayacak. Onları anmak ve yaslarını tutmak için bir zamanlar bu dünyada yaşamış olanların çocukları da kalmayacak... Bunun için neden yas tutalım? Kabileleri insanlar yapar. İnsanlar gidince, kabileler de olmaz. Kızılderili de yok olur. Tıpkı denizin dalgaları gibi, insanlar gelir ve insanlar gider. Şimdi de, sanki arkadaşıymış gibi kendisiyle konuşabilen Tanrısıyla birlikte Beyaz Adam gelmiştir. Bildiğim bir şey var ki, belki beyaz adam da bunu keşfedecektir. Siz nasıl şimdi bizim toprağımıza sahip çıkmak istiyorsanız ve sonunda sahip olduğunuza inanacaksanız, aynı şekilde tanrınıza da sahip olduğunuza inanıyorsunuz. Ama hiçbir zaman olamayacaksınız. Eğer tanrı sizin anlattığınız gibi gerçek tanrı ise, sevecenliği yalnız beyaz adama ait olamaz. Beyazlar da bir gün diğerleri gibi geçip gideceklerdir. Tıpkı denizin dalgaları gibi.

Yatağına pislik yığmaya devam eden, bir gece kendi pisliğinde boğulacaktır.
Son, bize bir sırdır. Sizin getirdiğiniz gibi bir sonu biz anlayamıyoruz...

(devam edecek)...

Cuma, Nisan 20, 2007

Bilgisayar Oyunculuğu ve Piyasadaki Gelişmeler Üzerine

1997 kışında babam tarafından tedarik edilen ve tümüyle bana ait ilk PC'nin yanında iki oyun gelmişti, çok iyi hatırlıyorum: Fifa 98 ve Civilization 2. Bundan önce SNES ve Amstrad 64 gibi oyun sistemlerinde Mario, Tank, Barbarian (kafa kesme hareketi vardı) gibi müthiş oyunlarla haşır neşir olsam da, bilgisayar hemen fark edeceğim üzere --ettim de-- çok farklı bir oyun deneyimi sunuyordu. Bir kere mouse'un müthiş bir çekiciliği vardı. Fifa 98'in klavyeyle oynanışındaki kolaylığa, software mode'da çalışan grafiklerine ve tabii ki spikerlerine aşık olmak zor değildi, ancak aynı durum Civilization 2 için geçerli değildi. Şimdi düşününce anlıyorum ki 11 yaşında, değil İngilizce'yi bilmek, Türkçe'ye tam hakim olmayan bir çocuğun Civilization 2 gibi zamanının en karmaşık ve detaylı sıra tabanlı stratejisini bilgisayarına kurması akıllara zarar bir girişimdi. Bu girişimimden sonra intihar etmeyeyi veya bilgisayardan ve oyunlarından tümüyle soğumamayı başarmış olduğum için kendimi 10 yıl geç kalmış olsam da kutluyorum.

Nerde kalmıştık? Evet, Fifa 98 güzel bir oyundu; arkadaşımın evine gider veya arkadaşım bize gelir, bütün gün bilgisayara karşı ve elbette birbirimize karşı çılgınlar gibi oynardık (yalnız bir taraf mousela oynamak zorunda kaldığı için genelde yenilirdi). Bütün bunların hepsi iyiydi, güzeldi de sanki bilgisayarın asıl olayına hala girememiştim, sanki SNES'te futbol oynuyorum gibi hissediyordum hala. Bilgisayar oyunları elbette bundan ibaret olamazdı.

Bilgisayarı diğer bütün konsollardan ayıran en önemli 2 türü işte bu tedirginlik ve şüphecilik (Sturm und Drang) dönemlerimde buldum: RTS ve FPS.

Age of Empires 1'in, bilgisayarıma kurduğum--Civ 2 faciasından sonra belki de biraz çekinerek ne bileyim-- ilk gerçek zamanlı strateji olduğunu hatırlıyorum, sene 1998 falandı. İngilizce'yle aram hala çok iyi olmamakla birlikte, oyunu genel hatlarıyla idrak edebiliyor ve settlers'imin üzerine tıkladığımda dedikleri şeyleri anlamaya çalışıp sevindirik olabiliyordum. Bu oyun benim strateji oyunları denilen bir türün varlığından haberdar olmamı sağlamakla birlikte, Microsoft'un bilgisayar oyunları piyasasına girişini ve bir daha çıkmayışını da garantilemiş oldu.

Daha sonra bir gün Quake 2'yi gördüm, tam yanında da CD kutusunda Unreal yazan bir oyun duruyordu. Bu ikilemde tamamen tesadüfen Quake 2'yi satın aldım ve FPS oyunlarıyla, zamanının en iyi oyunu olan --daha sonra anlayacağım-- Unreal'ı ıskalayarak, tanışmış oldum. Quake 2 hem mouse hem de klavye kullanarak oynadığım, bunun ötesinde beni korkunç yaratıklarıyla ve karanlık atmosferiyle korkutan ilk bilgisayar oyunu olmuştu. Bu oyunla ilgili dikkatimi çeken diğer bir şeyse, 3DFX diye bende olmadığına emin olduğum bir özelliğe(!) destek veren ilk oyunlardan olmasıydı.

Quake 2, upgrade kavramını PC'ye getiren ilk oyun olma özelliğini de taşımaktaydı. O sıralar herkeste S3 adlı firmanın 4MB'lik berbat grafik kartları vardı. Bu 3DFX şeysine --yazar daha sonra bunun bir 3D grafik hızlandırıcı kart olduğunu ve üreten firmanın adının efsanevi 3DFX olduğunu öğrendi--sahip olanlara ise gıptayla bakılırdı. Quake 2'yi bu tip bir kartla oynayanlar grafik kalitesindeki çok büyük farkı görmüşlerdi, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

Bu tarihe kadar, hemen hemen her türlü oyun türünü oynamış olmama rağmen beni gerçekten etkileyen ve benim için bilgisayar oyunlarındaki çıtayı en üste çeken ilk oyun Half Life olmuştur. Piyasaya çıkışı daha önce olsa da benim onu fark etmem 2000'de, 16MB'lik ilk 3DFx Voodoo kartıma sahip olmamla birlikte oldu. O sıralarda Nvidia adlı şimdinin en büyük grafik kartı üreticisi firma, TNT adlı kendi ekran kartlarını piyasaya sürmemiş, 3DFX'in Voodoo liderliğine bir son vermemişti. Bu Voodoo'lar günümüzdeki ekran kartları gibi birer Graphics Processing Unit(GPU) olmadıkları için, hali hazırdaki ekran kartlarının yanına takılırlar ve Glide API'ını destekleyen oyunları 3D olarak hızlandırırlardı. Burada zamanı için mucizevi, şimdi için oldukça ilkel bir sistemden bahsetmek mümkün.

İlk Half Life'ın modifiyeli bir Quake 1 oyun motoru üzerine kurulmuş olmasına rağmen, Quake 2'den her açıdan üstün oluşu ve FPS'lerdeki önüne geleni vur öldür klişesini esrarengiz bir hikayeyle ve ustaca hazırlanmış bölümleriyle kırmış olması, ona yapılmış en iyi bilgisayar oyunu statüsünü vermiştir. 50'den fazla kurum tarafından yılın en iyi oyunu seçilmiş, PC Gamer bu oyuna yapılmış en iyi oyun ünvanını vermekte mahsur görmemiştir. Zamanında beni de çok etkileyen bu oyundan sonra bilgisayar oyunculuğu çok büyük bir ivme kazanmış, özellikle grafik ve yapay zeka (AI) konusunda kendini--en çok da hardwaredeki feci gelişmeler dolayısıyla (bkz. Moore Yasası )-- geliştirmek durumunda olmuştur.

1990'lara kadar 1-2 programcı ve belki bir iki grafik sanatçısından oluşan oyun yapımı ekipleri, günümüzde 100+ kişilik dev kadrolara dönüşmüşlerdir. Gelişen hardware, yani CPU, GPU ve ses teknolojileri ve oyunların yazılımsal (Fizik, AI, Scripting, Olay Tetikleyiciler) olarak giderek daha komplike hale gelmesiyle birlikte oyun yapımcılığında uzmanlık isteyen alt bölümlere gereksinim duyulmuş, artık tek bir kişinin hem programcı hem sesçi hem de doku sanatçısı olarak disiplinlerarası çalıştığı günler çok geride kalmıştır. Örnek olarak 2004'de piyasaya sürülen Doom 3'ün 1 milyon+ satır kod içeriğiyle orta düzeyli bir işletim sistemi kadar kod ihtiva ettiğini biliyoruz.

CPU'larda transistör sayısı/milimetre kare oranının sınırına gelindiği günümüzde, oyunlar da çift ve dört çekirdekli işlemcilerin nimetlerinden faydalanmaya başlamıştır. İçerdekileri gerçek zamanlı gölgelendirme, gerçek zamanlı aydınlatma, gerçek zamanlı fizik hesaplamaları vb. sebeplerle saniyede milyarlar mertebesinde aritmetik işlem gerektiren günümüz oyunlarında, performans sorununun üstesinden CPU'lardaki çekirdeklerin bir kısmının tümüyle fizik, yapay zeka gibi CPU intensif hesaplamalara ayrılmasıyla gelinmektedir.

Oyunlarda bir kaç yıl içinde, tabi donanımın ve soğutma teknolojilerinin de gelişmesiyle photo realism denilen seviyeye gelineceğini öngörmek zor değil. Half Life 3 ün de böyle bir zamanda çıkacağı kesinleşmişken, benim gibi oyuncuları güzel günler bekliyor. Oyunlar elbette sadece grafiksel olarak değil, oynanış olarak da bir takım yeniliklerle gelmek zorundalar artık.




Perşembe, Nisan 19, 2007

Birlik...?

Portekiz’e Paskalya sırasında yaptığım gezide (08.04.2007) rehberimiz ile Porto’dan Valladolid’e uçağa bineceğimiz havaalanına otobüsle giderken yaptığım bir sohbet sırasında bana anlattığı ilginç bir deneyimini aktarıyorum (sözleri birebir aktaramayacağım, ancak aşağı yukarı buydu dedikleri):

“… Bir turda İtalyan turistleri İstanbul’da gezdirecektim. Otobüse bindikten bir süre sonra tartışmaya başladılar. Önceleri şaka yapıyorlar sanmıştım. Ancak daha sonra işin ciddi olduğunu anladım. Birbirlerini gırtlaklayacaklardı neredeyse. Önce anlamamıştım ama sonra çıktı ortaya bu kapışmalarının sebebi: Kafilenin bir kısmı İtalya’nın kuzeyinden – Milan’dan, geri kalanı da güneylilerden oluşuyordu. Kuzeyliler güneylilerle ‘Siz apartmanlarınızda keçi besliyorsunuz, pissiniz’ diye aşağılıyor, güneyliler de kuzeylileri şımarık zengin züppeler olmakla suçluyordu. Çok şaşırmıştım. Kadın, erkek, çoluk, çocuk, tüm otobüs birbirine girecekti resmen... Araya girip de onları resmen çocuk gibi azarlamasaydım kan gövdeyi götürecekti herhalde. Turun sonuna kadar iki grup, aralarında 1–2 koltuk genişliğinde boşluk bırakarak oturdular.”

Bir yerlerde İtalya’nın kuzeyiyle güneyinin kapıştığını, sanırım adı Kuzey Ligi olan ve başını Milan'ın çektiği kuzey vilayetlerinin güneylilerden çok sert biçimde nefret ettiklerini, aşağıladıklarını; hatta işin 90ların ortalarında ülkeyi neredeyse ikiye bölme noktasına getirdiğini okumuştum… O zaman da çok şaşırmıştım ama bu bambaşka bir tecrübe doğrusu…

Aslında bu durum, Türkiye’yi bölmek istemekle suçlanan Avrupa’nın kendi içinde nasıl bölünme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu, ne tür sorunlarla boğuştuğunun bir göstergesi. “Belçika’nın Flaman bölgesinin bağımsızlığını ilân ettiği ve Kral II. Albert’in Kraliyet Ailesi’nin geri kalanıyla Kongo’ya kaçtığı” yalan haberini bir TV kanalının yayınlamasının ardından “Biz bölünmek istemiyoruz” diye yüzlerce Belçikalının Brüksel’deki Saray’a akın etmesi… İspanya’da Bask bölgesi ve ETA’nın etkinlikleri (son büyük icraatı 2007 yılı başında Madrid havaalanı otoparkında bomba patlatmışlar), ayrıca başta Katalanlar olmak üzere pek çok bölgenin her an parçalanmak isteyecek bir altyapıya sahip olması… İngiltere ve İrlanda arasındaki Kuzey İrlanda sorunu ve aslında henüz o noktada olmamasına rağmen kısmen İskoçya ve Galler’in durumu… Korsika’nın Fransa’ya karşı tutumu, aynı şekilde Alsace-Lorraine’in (Elsaß-Lothringen)’in kendilerini “Fransız” yerine Alsace’lı ve Lorraine’li olarak nitelemeleri… Yine İtalya’da Sicilya… Hatta – doğruluğunu bilmemekle beraber, kulak dolgunluğu olduğunu kabul ederek – Yunanistan’la Girit arasındaki durum… ve düşünün, bunların sadece ve sadece Avrupa’daki örnekler olması… Bir de dünyayı düşünün.

Dünyanın birleşmeye doğru gittiğini düşünenler ve bunu planlamaya çalışanlar, bu örnekleri iyi incelemeleri gerek hiç şüphesiz. Kıtalarda Avrupa Birliği ve Afrika Birliği gibi birliklerin oluşumu gözlenmekle birlikte, bu tür sorunlar çözülmeden bence pek de mümkün olmayacak bu planları gerçekleştirmek…

Çarşamba, Nisan 18, 2007

Tarihten Notlar #0008

Elime geçen ilginç ve hoşuma giden tarihsel bir olay... Hepimizin bildiği Niğbolu (Nikopolis) Savaşı ile ilgili pek bilinmeyen bir ayrıntı...

"Haçlılar büyük kuvvetlerle Niğbolu kalesine saldırmışlardı. Kale kumandanı, Yıldırım'ın çok sevdiği Doğan Bey idi. Kahramanca müdaafa yapan Doğan Bey, yardım gelmediği takdirde kaleyi mecburen teslim edecekti. Bir gece kale burçlarından aşağıya bakarken, uzaktan bir ses işitti:

- 'Bre Doğan... Doğan...' Evet, bu ses Yıldırım'ın sesi idi ve Doğan Bey bu sesi tanımıştı. Derhal cevap verdi:

- 'Emret Padişahım.'

- 'Bre Doğan nicesin?'

- 'Erzakım var, askerim az...'

- 'Üç gün dayan geliyorum...' Doğan Bey kulak verdi, uzaklaşan bir atın nal seslerini işitti. Demek ki Padişahı düşman ordugâhının arasından geçmiş, Niğbolu kalesine kadar gelmişti."

Pazartesi, Nisan 16, 2007

Nazım'dan "Kerem Gibi"

Hava kurşun gibi ağır!!
Bağır
bağır
bağır
bağırıyorum.
Koşun
kurşun
erit-
meğe
çağırıyorum...
O diyor ki bana:
- Sen kendi sesinle kül olursun ey!
Kerem
gibi
yana
yana...


"Deeeert
çok,
hemdert
yok"
Yürek-
lerin
kulak-
ları
sağır...
Hava kurşun gibi ağır!...

Ben diyorum ki ona:
- Kül olayım
Kerem gibi
yana
yana.
Ben yanmasam
sen yanmasan
biz yanmasak
nasıl
çıkar
karan-
lıklar
aydın-
lığa..
Hava toprak gibi gebe.
Hava kurşun gibi ağır.
Bağır
bağır
bağır
bağırıyorum.
Koşun
kurşun
erit-
meğe
çağırıyorum...

(1930 Mayıs)
Nazım Hikmet Ran

Pazar, Nisan 15, 2007

Mevlana'dan üç rubai bize...

Kişinin kendine ettiğini edemez kişiye hiçbir fani
Tutmazsa gerçek dost elini, kendi kendiyle baş edemez
Kişinin kendine ettiğini
Sarhoş edemez, ayyaş edemez, mezar soyan nebbaş edemez...

---------------------------------------------------------------------

Mümkün mü bu, olsun ruhumuz ilgisiz?
Sen bende ve ben sende doğar, gizleniriz
Sen ben deyişim anlatabilmek için
Sen ben aramızda yok ki gerçekte biriz.

---------------------------------------------------------------------

Dinle rebabı ki o sana neler söyler
"Ardımsıra gel de yolu öğren" der
"Ki bazen yanlış yoldan bulursun doğruyu
Bazen de cevaba varırsın sorudan gider".


Rubai:
Dört mısradan oluşan divan edebiyatı nazım şeklidir. Genellikle 1., 2. ve 4.mısraları aralarında kafiyelidir. Mevlana, felsefe ve tasavvuf konularını işleyen birçok rubai yazmıştır.
(Türkçe Meydan Larousse Büyük Lügat ve Ansiklopedisi, 1971, 10.cilt)

Perşembe, Nisan 12, 2007

Getto

Ghetto ya da getto sözcüğü İtalyancadır. İbranice "boş kağıdı" ya da "boşanma" anlamına gelen ghet sözünden gelir.

Eski Yunan ve Roma'da birçok Yahudi topluluğu dinlerinin özelliklerini (ve de ırklarının arılığını) korumak için kentlerde kendiliğinden bir yana ayrılırdı. Putperest, pagan imparatorlukların hakimiyeti altında yararlandıkları bu özgürlük, Hristiyanlığın yayılışı ve resmi din olarak kabul edilme zaferi üzerine, zorla tecride dönüştü. Justianus'un kanunları, Caracalla kanununun tanıdığı saygınlık hakkını Yahudilerin elinden aldı; Bizans imparatorları kanunen de onları özel semtlerde oturmak zorunda bıraktılar. Şehrin varoşlarında Yahudi mahalleleri kuruldu. (13.yüzyılda Paris'te kesin olarak sınırlandırılmış dört Yahudi mahallesi vardı.) Müslüman ülkelerde ise, 7.yy'da Ömer yasası Yahudiyi ve Hristiyanı müminden ayırdı.

Daha sonra, Avrupa'da Engizisyon sırasında Yahudiler kolayca tecrit edildi. Ortaçağın sonunda Batı Avrupa ülkelerinin birleşmesi üzerine batıdan kovulan yahudiler, Doğu Avrupa'ya göçüp siyasi dağınıklıktan yararlanarak Almanya'ya (Judengassen mahallelerine) ve İtalya'ya doluştular. Venedik'te bütün Yahudiler ghetto veya getto denen ayrı bir semtte oturmaya mecbur tutuldular. Getto sözü, böylece bu çeşit kapalı semtler (duvarlarla çevrili, daracık sokaklar üzerine sipsivri dikilmiş yapılardan kurulu şehirler) için kullanılır oldu. Bütün Avrupa'ya yayılan gettolar kapalı şehirlerdi. Aralarında geniş olanları da vardı.
Ghetto, Venedik'te ortaya çıkmış bir kavramdır. Venedik şehrinin baruthane mıntıkası, yani en pis ve tehlikeli mıntıkasında Yahudilerin oturmasından dolayı bu adı taşır. Bu bölgenin sokakları surlarla çevrilidir, duvarlarla örülür. Sadece giriş-çıkış için bir iki kapısı vardır. Strasbourg gibi şehirlerde mesela şehirleri terk ederler. Onların yerleri şehrin dışındadır. Ve gece çanlarına da Judenglocke, yani Yahudi çanı denir; son çan. Osmanlı şehirlerine baktığınız zaman da, insanların kendi dinlerine göre mahalleler seçtiğini görürsünüz. Bu çok anlaşılır bir şeydir. İstisnası vardır bunun, ama azdır. Örneğin, Müslüman mahallesinde Ermeni; Ermenilerin istif olduğu yerde bir Rum ya da Müslüman olabilir.

Yahudilerin Batı Avrupa'dan göçleri sırasında Osmanlı padişahı 2.Bayezid, İspanya'dan göç eden Yahudilere resmi bir davette bulunmuştur. Buralardan çok sayıda Yahudi Osmanlı'ya göç etmiştir. Osmanlı'da daha sonra Yahudiler ve Rumlar arasında anlaşmazlıklar çıktı:
Osmanlı İmparatorluğu'nda Yahudiler ve Rumlar arasında müthiş bir münakaşa vardı. İmparatorlukta bizim bildiğimiz anlamdaki anti-semitizm Rum kavmi arasında yaşanmaktaydı. Devlet bu anti-semitizmden yaka silktiği için "abes dava dinlenmemesi" diye mahkemelere umumi bir ferman çıkarmıştı. Buradan şunu anlıyoruz: Osmanlı kadısı sadece Müslümanların davasına bakmaz, dinler arasındaki ihtilafları da halletmekle yükümlüdür. Bu gibi politika ve tavırlardır ki, Türk İmparatorluğunu tarihte Yahudilere sempatik göstermiştir. Nitekim Yahudi tarihçilerin bugün Türk tarihine Hristiyan yazarların aksine sempatik baktıkları bilinen bir noktadır.
(Yahudi tarihçisi olarak size Bernard Lewis örneğini verebilirim.)


Ayrıca Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Yahudilerle ilgili şu bilgiyi de geçmek gerekiyor:
Balkan bozgunlarıyla birlikte 93 Savaşı dediğimiz, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı'nda ve Balkan Muharebesiyle Rumeli'den dökülen Müslüman Türkler yanında çok ilginçtir, Yahudiler var. Çünkü Yahudiler de tıpkı Müslümanlar gibi, Hristiyan zulmünden kaçıyorlar. Unutmayın ki, Selanik (o dönemde) en büyük Yahudi şehridir ve yüzde 50 nüfusu alenen Yahudi'dir. Artı, yüzde 10 kadar da, herhalde gizli Yahudi mezhebi Sabetaycılık mensupları vardır.

Avrupa'da Fransız İhtilali'yle Yahudilere yurttaşlık hakları bağışlandı. Bu, Avrupa gettolarının toptan değişmesine ön ayak oldu. Kimi gettolar dağıldı, dağılmayanları da yasak şehir olmaktan çıktı.

Pazar, Nisan 08, 2007

Türk Rock Piyasasındaki Yükseliş

Iron Maiden, Metallica, Megadeth, Dream Theater gibi büyük gruplarla metal müziği sevmiş bizler, bu müzik türünün de kendi içinde devrimsel yeniliklere gidebileceğini, alt türlere ayrılabileceğini yine Blind Guardian, Iced Earth, Dark Tranquillity, In Flames ve Sentenced gibi alanlarında en başarılı grupları dinleyerek anladık.

Bu baba grupları tanımaya yeni başladığım, onları bağrıma bastığım zamanlar Türkçe müziğe belli bir önyargıyla yaklaştığım doğruydu. Metal müzikte keşfedecek o kadar çok yabancı grup vardı ki, diğer müzik türlerine göstereceğim ilgi beni tatmin etmeyecekti. Türkçe rock/metal piyasasının bundan 6-7 yıl önceki hali ise içler acısıydı. Pentagram, Mavi Sakal, Bulutsuzluk Özlemi gibi nispeten tanınmış Türk rock grupları bile ancak azınlığın azınlığı sayılacak belli kitlelere hitap edebiliyorlardı. Bugünkü Türk rock piyasasına baktığımızda müzikalite anlamında yabancı gruplardan geri kalmayan, yurtdışına da açılacak kadar iyi müzik yapan bir çok yeni grubun adını görüyoruz. Benim favori gruplarımdan Dorian, Kurban, Gripin, Pinhani, Redd, Duman, Gece Yolcuları, Vega, Malt, Kargo, Koray Candemir, Yaşar Kurt, Mor ve Ötesi, Çilekeş, Yüksek Sadakat, Ogün Sanlısoy ve daha bir çoğu deminki nitelendirmeye uyan gruplar; üstelik kuruluş tarihlerinin (daha doğrusu, adlarını duyurmayı başardıkları tarihlerin) ortalaması 3-4 yılı geçmiyor.

Türkçe rock müzik yapan grup sayısının bu son bir kaç senede zirve yapmasında gençlerin pop müzik diye tabir edilen, çoğunlukla nitelik yoksunu müzik türünden artık sıkılmış olmaları önemli bir rol oynuyor olabilir. Ama bence, gençlerde zaten potansiyel olarak var olan bu rock müziğe geçiş olayını ivmelendiren şey, 3 Temmuz 2001 Megadeth ve bundan bir sene sonraki 28 Eylül 2002 Blind Guardian ve 8 Kasım 2002 Dream Theater konserlerine gösterilen ilginin organizatörleri ve müzik yapımcılarının kafalarında "acaba?" ampülünü yakması oldu. Çok iyi hatırlıyorum, Megadeth'in konser verdiği Maslak Venue bir ilke göre oldukça doluydu ve bilete para vermek istemeyen, Abdi İpekçi'nin Beleştepesi'ne benzer bir yükseklikte konuşlanmış 200-300 kişi konseri konser alanının dışından izlediler, bir nevi liseyi dışardan bitirdiler. Mustaine sahneye çıktığında bu komik durum onun gözüne de çarpmış olacak ki, "have a look at the motherfuckers!" gibisinden bi sinirle başlamıştı konsere.

İlk Blind Guardian konseriyse Türkiye'nin en kötü gösteri merkezlerinden biri olan Bostancı Gösteri Merkezi'nde gerçekleşmişti. Güzel bir eylül günü yazlığını, sevgilisini bırakan 5000'e yakın BG sever bu büyülü anı yaşamak için ordaydı. Hani bazı ilkler vardır hayatta, Nightfall in Middle Earth adlı şaheseri çıkarmış bir grubu ilk defa canlı görecek olmanın verdiği heyecan, yılan gibi uzayıp giden kuyruklarda 2 saate yakın beklememize rağmen asla azalmıyordu. Arada içerden gelen ufak davul soloları bizi kendimizden geçirmeye yetiyordu ve anlıyorduk ki Thomen bize selam ediyordu.

2002 Blind Guardian konserinin bir diğer önemiyse, organizatör şirketlerin bu konserden sonra bir çok tanınmış yabancı grupla temasa geçerek onları Türkiye'ye getirmesidir. İŞte bu konserden sonra ülkemize saymakla bitmeyecek kadar çok grup, çok sıklıkla gelmeye başladı. İstanbul'da başlayan bu kıvılcım Ankara'ya ve İzmir'e de yayıldı. Artık Türkiye'ye gelen yabancı gruplar, Istanbul'la birlikle bu iki şehirde de konser vermeden devam etmiyorlar turnelerine.

Bu sevindirici gelişmelerin devam edeceğine, Türk rock piyasasının ilerde Avrupa'da ve Amerika'da da başarı kazanacığını düşünüyorum. Az da olsa bunu şimdiden başaran gruplarımız var: Dışarda Mezarkabul adıyla bilinen Pentagram, power metale yakın albümleriyle Almora, MTV tarafından beğenilip vidyoları yayınlanan Dorian ve şu an hatırlamadığım ama var olduklarına emin olduğum bir kaç grup.

Cumartesi, Nisan 07, 2007

Osmanlı, üçüncü Roma mı?

"Osmanlı İmparatorluğu, üçüncü Roma İmparatorluğu'dur". Ünlü bir tarihçimizden alıntı yaptığım bu söz tartışmaya açık bir söz aslında. Peki tarihçimiz, bunu söylerken ne düşünüyor? Neden böyle bir laf ediyor? Kendisinden dinleyelim (okuyalım:))...
Osmanlı İmparatorluğu'nda kurulan toprak idaresi ve başkentinin yönetimi, şaşılacak derecede klasik pagan ve Hristiyan Roma (Bizans) ile benzerlikler gösterir. Osmanlı, tarihteki üçüncü ve "Müslüman" Roma'dır. Kendine özgü yapısı da, mesela tarikatler halinde örgütlenen cemiyet hayatı ve etnik-dini grupların kompartımanlar halinde örgütlendiği "millet" teşkilatıdır.

Batı dünyasında Osmanlı için Ottoman Empire sözcüğünün yanı sıra Türk İmparatorluğu da derler:

Garplılar devlete "Osmanlı" demezler, "Türk İmparatorluğu" adını kullanırlar ve bu isimlendirme de Türklerin İmparatorlukta egemen bir grup ve başrol oyuncusu olduğunu gösterir. Osmanlı İmparatorluğu için Türkçü ve ırkçı bir anlayış geçerli değildir ama aynı şekilde Türklüğün çok dışında kalan çok kozmopolit, Türklüğü ihmal eden bir yorum da imparatorluğu açıklamaz.

Ayrıca da Osmanlı'nın hem Türk hem de Roma imparatorluğunu olduğunu belirtiyor. Bunu da şöyle açıklıyor:
Roma imparatorluklarının bir özelliği vardır; bunlar kozmopolit imparatorluklardır. Diller ve dinler halitası halinde yaşarlar ve buralarda esas olan, bir dinin, bir hanedanın hakimiyetidir. Bu imparatorluklarda bir dil hakim olur ve esas olarak orduda da bir dil yaşar. Osmanlı İmparatorluğu bu anlamda Türklerin imparatorluğudur. Komuta dili orduda her zaman için Türkçe olmuştur ve Türkçeye de dikkat edilmiştir. Mahkemelerde de bölgelere göre Arapça kayıt tutulduğu, Rumca, İbranice dilekçe verildiği olur. Tercümanla konuşulur fakat buna rağmen kayıtlar umumiyetle Türkçedir (Osmanlıca) ve demin de arzettiğim gibi kaza silkine mensup insanlar, ilmiyenin bu takımı her şeyden evvel Türkçe bilmekle mükelleftir.

Benim kıt bilgimle, tarihçimizin engin bilgisine güvenerek yazdığım bu konu cidden bayağı ilginç.. Konu hakkında daha çok detaya inmek, araştırma yapmak, okumak gerek belki de (kendi açımdan söylüyorum tabii)...


Perşembe, Nisan 05, 2007

Büyük Şefe Öğütler

“Büyük Şef bize rahatça yaşayabileceğimiz bir yer ayırdığını söylemiş. O bizim babamız ve biz de onun çocukları olacakmışız!... Öyleyse, topraklarımızı alma önerinizi düşüneceğiz. Ama, bu kolay olmayacak. Çünkü bu toprak bizim için önemlidir. Onlar bizim atalarımızın kanıdır. Eğer toprağı size satarsak, onun kutsal olduğunu hatırlatınız ve bunu çocuklarınıza da öğretiniz. Göllerin berrak sularındaki yansıma, halkımızın yaşamından olaylar ve anılar anlatır. Suyun mırıltısı, babalarımızın babalarının sesidir. Nehirler ise bizim erkek kardeşlerimizdir. Susuzluğumuzu giderirler, kanolarımızı taşırlar ve çocuklarımızı beslerler.

Eğer toprağımızı size satarsak, hiçbir zaman unutmayın ve çocuklarınıza öğretin ki, nehirler bizim olduğu kadar sizin de kardeşlerinizdir. Bu nedenle herhangi bir kardeşinize gösterdiğiniz saygıyı nehirlere de göstermelisiniz.

Kızılderili, her zaman ilerleyen beyaz adamın önünde geri çekilmiştir. Tıpkı dağlardaki sisin sabah güneşi, önünde kaçması gibi. Ama, babalarımızın külleri kutsaldır. Mezarları kutsal topraklardır. Bu tepeler, bu ağaçlar, dünyanın bu parçası bize sunulmuştur. Beyaz adamın bizim yollarımızı anlamadığını biliyoruz. Beyaz adam için, toprağın bir parçası, diğer parçası ile aynıdır. O sadece geceleri bir hırsız gibi gelip, topraktan ihtiyacı olanı alıp giden bir yabancıdır. Aldıklarının kendinden parça olduğunun bilincinde değildir. Dünya onun anası değildir. Onu yendikçe ilerlemeye devam eder ve yolunda giderken babalarının mezarını geride bırakır. Buna da hiç aldırmaz. Babalarının mezarları, çocuklarının bu dünyadaki hakları unutulmuştur. Beyaz adam, annesi dünyaya ve kardeşi gökyüzüne, sanki satın alınabilen veya yağma edilebilen bir mal gibi, koyunlara ve parlak boncuklara davrandığı gibi davranır. Onun iştahı ve hırsı bir gün dünyayı yiyip bitirecek ve geriye sadece çorak bir çöl bırakacaktır.

Biliyorum, bizim yollarımız sizinkilerden farklı. Sizin kentlerinizin gürültüsü bile Kızılderili’nin gözlerine acı verir. Beyaz adamın kentlerinde sakin bir yer yoktur. Orada, bahar gelince, yaprakların açılışını veya böceklerin kanat seslerini dinleyecek yer bulunmaz. Ama bu belki de benim vahşi olduğumdan ve anlamadığımdandır. Çünkü, tıkırtı bizim kulaklarımıza bir hararet gibi gelir. İnsan eğer bir kuşun yalnız başına ağlayışını veya su birikintisi etrafında tartışan kurbağaların seslerini dinlemezse, yaşamın ne anlamı kalır? Ben Kızılderili’yim... Bunlardan başkasını anlayamam. Bir Kızılderili, su birikintisi üzerine vuran rüzgarın sesini, yağmurun temizliğini çam kokulu rüzgarı her şeye yeğler.

Hayvanlar, ağaçlar, insanlar, hepsi aynı nefesi, aynı havayı paylaşır. Hava Kızılderililer için çok kutsaldır. Aldığı nefes, beyaz adamın dikkatini çekmiyor gibi. Beyaz adam öleli uzun günler olmuş ve kötü kokuyla uyuşmuş gibidir. Ama eğer size toprağımızı satabilirsek, havanın bizim için çok değerli olduğunu hatırlamalısınız. Unutmamalısınız ki, hava sağladığı tüm yaşamla aynı ruhu taşır. Büyük babamıza ilk nefesi veren rüzgar, onun son soluğunu da kabul etmiştir ve aynı rüzgar çocuklarımıza yaşam ruhu verir. Eğer size toprağımızı satarsak, çayırlardaki çiçeklerden tat alan rüzgarı koklamayı öğrenmelisiniz, onu korumalısınız ve kutsal tutmalısınız. Bu kokuya Beyaz adamın bile gereksinmesi vardır.

Toprağımızı alma önerinizi düşüneceğiz. Eğer kabul etmeye karar verirsek, bir koşulumuz olacak: Beyaz adam bu toprağın hayvanlarına kardeşleri gibi davranacak...


(devam edecek)...

Cumartesi, Mart 24, 2007

Lüzumlu Bilgiler -- 238

18.yüzyılın sonu ve 19.yüzyılın başlarında Endüstri Devrimi, halkın bilim ve teknolojiye olan ilgisini çok arttırmıştı. Hatta bu ilgi o kadar büyüdü ki doğa felsefecileri herkesin anlayabileceği makale ve kitaplar yazmaya ve halka açık dersler vermeye başladılar. Dersler de çoğu kez kalabalık yüzünden ayakta izlenmekte, kitaplar basılır basılmaz kapışılmaktaydı. Halka açık derslere katılmak için para gerekmekteydi, ama ücreti halkın ortalama gelirine göre uygundu (Yoksul halkın parasının yetmediği gösteriler olmaktaydı tabii.).

Öte yandan, bilim adamlığı, hür zenginlerin hobisi durumunda, büyük ölçüde entellektüellerin zevk için yaptığı bir işti. Örneğin, İngiltere'deki genç aristokratlar Özel Lise'yi ve Oxford ya da Cambridge'daki eğitimlerini tamamladıktan sonra, özel öğretmenleri eşliğinde Avrupa'da tur atarlardı. Böylece, bilim dünyasındaki gelişmeleri kendi ülkeleri dışında da görür, bildiklerini aktarır ya da bilgilerine yeni, değerli bilgiler katarlardı.

Daha sonraki yıllarda, Kraliyet Enstitüsü'nün başkanı olan Faraday ve diğer birkaç bilimadamıyla birlikte bilim, sırf aristokrasinin uğraşı olmaktan çıkıp halka yayılacaktı.

Cuma, Mart 23, 2007

Tarihten Notlar #0007

Fatih Sultan Mehmed'den bir anekdot (Necati Kotan'ın "Tarih Fıkraları" adlı kitabından):

Fatih İstanbul'u işgal ettikten sonra şehri geziyordu. Ancak bir yan sokaktan bir inleme işitti. Derhal yanındakilere:

- "Bu inleyen adamı bulup getirin." dedi. Biraz sonra üstü başı perişan, saçı sakalı birbirine karışmış bir ihtiyar padişahın huzuruna getirildi. Padişah, bu zavallıya:

- "Bu ne haldir, sizi neden hapsettiler?" diye sorduğunda, ihtiyar şöyle cevap verdi:

- "Muhasara başlayınca imparator beni çağırdı ve Türkler İstanbul'u alacak mı diye sordu. Ben de "alacaklar" diye söyleyince, beni bu hale soktular."

Padişah ihtiyara:

- Peki söyle bakalım," dedi, "İstanbul bizim elimizden çıkacak mı?" İhtiyar biraz düşündükten sonra şöyle cevap verdi:

- "Bu güzel şehrin düşmanı çoktur. Ancak sizin aranızda fesat artar, şahsi menfaat ön planda düşünülmeye başlanır, elindeki emvali yabancılara satanlar çoğalır, işte o zaman İstanbul sizin elinizden çıkar."

Fatih ellerini yukarı kaldırıp şöyle dedi:

- "Dilerim Allah'tan ki, bunları yapanları Allah'ın kahrı gazabına uğrasınlar!"

...

Perşembe, Mart 22, 2007

1791, Endüstri Devrimi ve Faraday

Aşağıda Michael Faraday'ın doğduğu 18.yüzyıl sonlarındaki Avrupa ve Amerika'nın durumuyla (Fransız İhtilali ve endüstri devriminin başlangıç yılları) ve Faraday'ın kendisiyle alakalı ilginç bulduğum birkaç bilgiyi aktarıyorum...

Yıl 1791'di... Yeni Dünya'da Amerikan kolonileri kısa bir süre önce (1776'da) Bağımsızlık Bildirgesini kaleme almış ve İngiltere'den bağımsızlıklarını kazanmışlardı. Şimdi ise Eski Dünya'da, alt tabakaya mensup Fransızların Bastille hapishanesini ele geçirmesi üzerine, XVI. Louis, İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisini imzalamaya istemeyerek de olsa razı oluyordu.

Aşağı yukarı aynı dönemlerde, Avrupa ve Amerika'daki işçi sınıfı da yine eşi görülmemiş bir devrim olan Endüstri Devrimi'nin acımasız şartlarına boyun eğmek zorunda kalıyordu. Örneğin, İngiltere'de sayıları binleri bulan dokuma işçisi, buhar gücünü kullanan Endüstri Devrimi ordusunun kuşatması altındaydı.

1791'de Endüstri Devrimi'nin yüksek hızlı makineleri, verimliliği ve karı en yüksek değerlerine ulaştırmıştı. Ancak bunlar genelde, kısa sürede zengin olmak için bu yeni makineleri kullanan işverenler tarafından sömürülüp sonra da işten çıkarılan işçi sınıfının zarar görmesi pahasına yapılmıştı.

İngiltere'nin gelişmekte olan sanayi merkezlerinden uzakta, taşrada yaşamlarını sürdüren James ve Margaret Faraday (Michael'ın ebeveynleri) bile hızlı gelişmeden fazlasıyla etkilenmişti. James çocukluğundan itibaren usta bir demirci olmak için çok çaba göstermişti; şimdi ise mükemmel bir biçimde işlediği eserleri, makine yapımı ürünlerin her geçen gün artmasıyla sürekli değer yitirmekteydi. Daha fazla iş bulabilmek amacıyla James, ailesiyle birlikte Londra yakınlarında Newington kasabasına taşındı; para kazanmaya çok ihtiyacı vardı...

1791 yılında Michael Faraday doğuyor. Kendisi hakkında kişisel bilgi vermeden önce, önemli öğütler içeren birkaç sözüne bakalım:

"Bilim bize hiçbir şeyi göz ardı etmememiz ve küçük ayrıntıları küçümsememiz gerektiğini öğretir. Zira, büyük şeyler küçük şeylerden oluştuğu gibi, aslında küçük ayrıntılarda çoğu kez büyük şeyler gizlidir."
"Eskiden Encyclopaedia'ya olduğu gibi Binbir Gece Masalları'na da kolayca inanabilen, hayali geniş birisiydim. Ancak benim için çok önemli olan gerçekler kurtuluşumu da sağlamıştır. Bir gerçeğe güvenebilirim, iddiaları ise her zaman sorgulamışımdır."
"Gözlerimle görmeden bir gerçeği, kendi gerçeğim haline asla getiremiyordum."
"Doğa felsefecisi her öneriyi dinlemeye istekli olmalı, ancak kendi başına karar vermek konusunda da kararlı olmalıdır. Şahıslarla değil, olaylarla ilgilenmelidir. Ana amacı, gerçek olmalıdır."
"Beğenilen bir teoriye sadık kalmak yüzünden, çoğu kez bilime telafisi çok daha fazla emek gerektiren pek çok yanlışlık girmiştir. Bu tür yanlışlara engel olmak, büyük oranda zihinsel alçak gönüllülük, bağımsızlık ve yenilgiyi kabul etmeyi gerektirir."

Michael Faraday ayrıca, ebeveynlerinin de üyesi olduğu, "Hristiyanlığın çok küçük ve adı sanı duyulmamış bir mezhebi" biçiminde nitelediği ve Robert Sandeman'ın kurucusu olduğu Sandeman mezhebinin bir üyesiydi. Sandeman mezhebinin ilk üyeleri İskoç Presbiteryen Kilisesi ve İngiliz Kilisesi'nden, bunların vaazlarının aşırı kurumsal gelmesi üzerine ayrılan, İsa'nın havarilerinden istediği çocuksu inanca önem veren bir mezhep kurmuşlardı.

Mezhep üyeleri, beş parasız olduklarında da mutlu olurlardı. Yoksulluk onlara, kendisi de yoksul olan İsa'nın İsrailoğulları'nı, "Zengin bir adamın Tanrı'nın buyruğuna girmesi, bir devenin iğne deliğinden geçmesi kadar zordur." diyerek uyardığı günleri anımsatıyordu. Mezhep üyeleri Tanrı'nın oğlunun merhametine olan inançları sayesinde çok az şeyle yetinen ve hayatlarını sürdürebilen dayanıklı ve gösterişsiz insanlardı. Öte yandan, Hz. Süleyman'ın "Oğluna sopa atmaya kıyamayan onu sevmiyor demektir. Oğlunu seven ise onu terbiye etmeye özen gösterir" uyarısını da gözeten mezhep üyeleri, bedensel cezalandırmanın doğru olduğuna inanıyorlardı.

Bütün bunlar, başka şeylerin yanı sıra, anne baba Faradayların resmi eğitime pek fazla inanmadıkları anlamına da gelmekteydi. Çocuklarına okulda başarılı olmaları yönünde en ufak telkinde bulunulmuyordu. Bu aile içinde yetişen Michael Faraday, dinle ilgili konularda az şüpheciydi, fakat bilimle ilgili konularda da o kadar çok şüpheciydi. Kutsal Kitap'ta yazılanları sorgulamadan kabul ederken, fani insanların kaleme aldığı kitaplardaki her şeyi sorguluyordu. Bir sözünü hatırlamakta yarar var: "Dünya'nın yaratılmasından itibaren Tanrı'nın görünmez nitelikleri -sonsuz gücü ve Tanrısal yapısı- ortaya koyduğu eseri sayesinde açıkça görünür hale gelmiştir". Peki nasıl oldu da elektromanyetizma alanında, böyle bir alan daha isimlendirilmemişken, büyük buluşlara imza atabilmişti? Cevabı, Faraday'ın genç yaşlarda bir ciltçide çalıştığı sırada ilgisinin arttığı kitaplarda bulabiliriz. Ciltçide çırak olarak çalışırken, anlaşılabilir bir dil ile yazılmış, elektrikle ilgili pek çok bilgiye ulaşabiliyordu: "Her şey, işten arta kalan zamanlarda okuduğum bu kitaplarla başladı." Bana göre, bilimsel başarısındaki çok önemli bir nedenin de bilimsel konulardaki şüpheciliği olduğu açıktır. Faraday, elektrik ve manyetizma arasındaki ilişkiyi açık biçimde ortaya koydu. Önemli buluşu şöyle özetlenebilir: Bir manyetik kuvvet azaldığında ya da arttığında elektrik üretir; ne kadar hızlı artar ya da azalırsa, ürettiği elektrik de o kadar fazla olur.

Daha sonra, Faraday, elektromanyetizmayla ilgili yaptığı buluşlarla James Clerk Maxwell'e ilham kaynağı oluşturacaktı. Maxwell, dönüm noktası niteliğindeki Elektrik ve Manyetizma adlı eserinde, Faraday'ın basitçe ifade ettiği buluşunu matematiksel bir denkleme dönüştürmüştü. Elektromanyetizma adı, birbiriyle ilişkili bu iki kuvvete, bu bahsedilen buluşlardan sonra verilmiştir.

Michael Faraday'ın, elektromanyetizma ve elektrikle konularında olduğu gibi kimya konusunda da bilim dünyasına önemli katkıları olmuştu.

Çarşamba, Mart 21, 2007

Küçük İnsanların Büyük Gölgelerinin Olduğu Ülkelerde Güneş Batmak Üzeredir

Bu tanıma aynen uyan bir ülke biliyorum. Uzaklarda aramama gerek de yok üstelik bu ülkeyi; yobazların, faşistlerin, ülkücülerin, aydınlık düşmanlarının, aydın katillerinin, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanların, ahlaken eğitilmeden zihnen eğitilip topluma salınanların gereğinden fazla uzamış gölgelerini görüyorum her gün, televizyonu her açışımda, gazeteyi her okuyuşumda. Küçük insanların söz sahibi olduklarını, el üstünde tutulduklarını, yönetici yapıldıklarını, bu ülkenin vatandaşlarını temsil ettiklerini görüyorum kıt akıllarıyla.

Üstelik, bu ülkede güneş son elli yıldır batıyor.

Peki demezler mi adama "Her ülke hak ettiği şekilde yönetilir" diye?

Derler tabii ya. Var mıdır acaba bir babayiğit bu sözün gerçekçiliğini inkar edebilecek? Her ülke, elbette hak ettiği şekilde yönetilir. Bunun yanında, demokrasiyi ve cumhuriyeti zihnen kaldıramayan insanların demokratik haklarını kullanarak; oy vererek, seçimlere katılarak cumhuriyeti ve demokrasiyi anayasadan kaldırma gayreti bir tür ironi, bir tür garip çelişki değildir de nedir?

Demokratik hakkını kullanarak, demokrasi aleyhine oy kullanmak. Bu bence, hem sevinilecek, hem de ağlanacak bir durumdur.

Salı, Mart 20, 2007

Kızılderili Şefin Cevabı

1854 yılında Amerikalılar, Kızılderililere ait toprakları satın almak istemişlerdi. Bu istem karşısında cevap olarak Kızılderililerin reisi Seattle, son derece ilginç bir konuşma yapmıştı. Bu konuşma daha sonra halka sunulmuş ve o güne kadar çevre ile ilgili olarak yapılan en içten en güzel açıklama olarak nitelendirilmiştir.
Bana göre de doğa ile birlikte yaşamayı çok iyi bilen birinin duygularını yansıtmaktadır.


“Washington’daki Büyük Şef , topraklarımızı satın almak istediğini bildiren sözünü göndermiş!.. Büyük Şef aynı zamanda dostluk ve iyi niyet sözlerini de göndermiş!.. Bu çok nazik bir davranış. Çünkü karşılık olarak bizim dostluğumuza hiç gereksinmesi yok. Ama, biz onun önerisini düşüneceğiz. Çünkü iyi biliyoruz ki, eğer topraklarımızı satmazsak, beyaz adam silahlarla gelip onu gene elimizden alabilir. Ama biz bazı şeyleri anlamıyoruz.

Gökyüzünü, toprağı, kayaların ısısını, nasıl olur da alıp satabilirsiniz? Bu düşünce bize garip geliyor. Eğer biz havanın tazeliğine ve suların pırıltısına zaten sahip değilsek, siz onları nasıl satın alabilirsiniz? Biz bunları belki de vahşi olduğumuz için anlamıyoruz!.. Bu dünyanın her parçası benim insanlarım için kutsaldır. Her parlayan çam iğnesi, bütün kumsallar ve sahiller, karanlık ormanlardaki sis, uçsuz bucaksız alanlar ve havada vızıldayarak uçuşan her bir böcek, halkımın anılarında kutsaldır. Ağaçların gövdelerinden sızan sular, Kızılderili’nin anılarını taşır.

Beyaz adamın ölüleri, yıldızlar arasında yürümeye gittikleri vakit, doğdukları ülkeyi unuturlar. Halbuki, bizim ölülerimiz bu dünyayı asla unutmazlar. Çünkü o, Kızılderili’nin anasıdır. Nasıl biz dünyanın bir parçası isek o da bizim bir parçamızdır. Güzel kokulu çiçekler, kızkardeşlerimizdir. Geyik, at, büyük kartal, bunlarda bizim erkek kardeşimizdir. Kayalık tepeler, ıslak çayırlardaki damlalar, atın vücudundan buharlaşan ısı ve insan hepsi aynı ailedendir.

Öyleyse, Washington’daki Büyük Şef, topraklarımızı almak isterken, bizden çok şey istiyor...

(devam edecek).......

Pazartesi, Mart 19, 2007

Yazı Yazmak...

Bir yerde, anladığımız biçimde bir yaşam formunun oluşabilmesi için o bölgede su gereklidir. Su olmazsa yaşam biçimleri de oluşmaz.

Bir yerde, mesela, paranın ortaya çıkabilmesi, yani takas sisteminin yerini çok daha gelişmiş olan paranın alabilmesi için belli bir ekonomik sistem gelişmişliğinin olması gerekir. Lidyalıların günümüzdeki paranın atasını icat etmelerinin nedeni de, başkentleri Sart’ın Kral Yolu adı verilen ticaret yolunun başında bulunmasıdır. Bir ticaret yolu, karmaşık ekonomik ilişkileri bünyesinde barındırdığı için, para gibi, böylesine kadar karmaşık bir ekonomik ilişkiler zincirini düzenleyecek bir kavramın da haliyle ortaya çıkmasını sağlayacaktır.

Yerleşik hayata geçiş de böyledir. Bir toplumun yerleşik düzene geçmekteki başlıca nedenlerinden biri, o toplumun nüfusunun artması ve toprağı işlemeyi keşfetmesidir. Ondan yararlanabilmeyi öğrenmesidir. Sırası önemli olmamakla beraber yerleşmek; tarımı, devleti, belli bir düzeyde hukuku, özel mülkiyeti ve daha pek çok toplumsal kavramı ortaya çıkarır.

Eğer yerleşik hayata geçtiği, şehirlerini kurduğu, devletini oluşturduğu, dinini ortaya çıkardığı zaman bu topluluk, artı ürün elde etmeyi de başarırsa, artı ürünün kaydedilmesi ihtiyacıyla yazı adındaki bu teknoloji – ister hiyeroglif biçiminde olsun, ister ideogram, ister alfabe – uzun süre ruhban sınıfın ve bürokrasinin tekelinde kalacak olmasına rağmen ortaya çıkacaktır şüphesiz. Bu Nil kıyısındaki Eski Mısır’da da böyle olmuştur, Fırat’la Dicle arasındaki Mezopotamya’da da, Yangtze Nehri boyundaki Çin’de de, Ganj boyunca uzanan Hint ülkesinde de…

O zaman şöyle bir inceleyelim: Bazı şeylerin gerçekleşebilmesi için, başka şeylerin varlığı şarttır. Canlı hayat için su şarttır. Paranın ortaya çıkması için belli bir düzeyin üstündeki ekonomik ilişkilerin varlığı gereklidir. Yazının varlığı için artı ürüne, artı ürün için tarıma, tarım için de yerleşik düzene gereksinim vardır. Yani bir topluluk yerleşmediği takdirde yazı ortaya çıkarması mümkün değildir. Bir kere buna ihtiyacı yoktur. Göçebe bir kavmin yazıya gereksinimi olması söz konusu değildir. Dünyanın her yerinde yazının ortaya çıkması da, toplumların yerleşmesinden sonraya denk gelir.

Bu durumda şu kritik soruyu sorma ihtiyacını duyuyorum ister istemez: Eğer herhangi bir toplumun bir yazı sistemi geliştirmiş olması için yerleşik düzene ve tarıma ihtiyacı varsa, 8. yy.da hâlâ yerleşik düzenle uzaktan yakından alakası olmayan Orta Asya Türklerinin, yani Göktürklerin 38 harflik bir alfabeyle Orhun Yazıtları gibi koca koca anıtlar çıkarması nasıl mümkün olabilir?

Yazımın burasında hemen bir hatırlatma yapayım.

Orhun Yazıtları/Anıtları/Abideleri/Kitabeleri olarak da bilinen anıtlar, Göktürk Hakanı Bilge Kağan, kardeşi Kültigin ve vezirleri Tonyukuk adına dikilmiş, üç tarafı Göktürkçe ve Göktürk alfabesiyle, bir tarafı Çince yazılı dikilitaş denebilecek türdeki anıtlardır. Türklerin ilk yazılı metinleri olarak tarihteki yerlerini alan bu taşların dikilişleri M.S. 720 ve sonrasıdır.

Buradan varmaya çalıştığım nokta aslında çok açık ve net. Tüm bu çok temel bilgiler, basit mantıksal denklemler ışığında rahatça diyebilirim ki burada bir yerlerde bir terslik var. 38 harflik bir yazı sistemi, çok karmaşık ve gelişmiş bir yazı sistemi demektir. Böyle bir yazı sistemini kurma kapasitesi de basitçe göçebe bir kavmin becerebileceği bir şey değildir ve bunu gerçekleştirebilmeleri de sadece çok köklü bir devlet geleneğinin varlığıyla açıklanamaz.

Bunun benim kanaatim, bir iddiam olmasına ve akademik olarak kanıtlayacak durumda olmama rağmen, kendimce oluşturduğum teori, aslında Türklerin bir zamanlar – göçebe olmadan önce – yerleşik oldukları yönünde. Zaten “Kurultay” gibi bir organın olması, o bahsedilen çok gelişmiş ve köklü devlet geleneğinin varlığı da aslında buna hizmet eder niteliktedir.

Bu yazı sisteminin oluşumunu Çin’den etkilenmeye dayamak da pek doğru bir yaklaşım olmayacağını düşünüyorum. Bir kere yazıların karakterleri birbirine benzememektedir. Çince bildiğim kadarıyla ideogramlardan – yani bir sürü şekilden oluşur (5000’e yakınmış Wikipedia’ya bakarsak).

Eminim bilmediğim pek çok faktör de vardır. Ama bu kadar temelde daha en başında çelişkiler olması, ister istemez düşündürüyor beni… Bence çok ciddi bir biçimde de ele alınması gereken bir konudur. Eğer gerçekten de varsa böyle bir durum, yani daha önceleri yerleşikken sonradan bir nedenle terk ettikse şehirlerimizi, o zaman aslında mesela günümüzdeki gelişmiş Avrupa’yı oluşturan halklardan çok daha önce yazı yazıyor, çiziyormuşuz demektir…

Cumartesi, Mart 17, 2007

Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar- 2

Okurken beğenip altını çizdiğim alıntıları yazmaya devam ediyorum. Aslında bu diziyle aynı adı taşıyan kitap, baştan aşağı, her bir satırı dahil olmak üzere felsefi bir hazine; sonradan dönüp okunsa yeni anlamlar çıkarılacak, gelişen düşüncelerle daha iyi anlaşılabilecek bir yapıt. Ben zamanında kendi aklımca neler seçmişim, neleri anladığımı düşünmüşüm, bakmaya devam edelim:

"Zihinsel bir uğraşı içermeyen boş zaman ölümdür ve diri diri gömülmektir"
- Seneca

"Aslında bizim pratik, gerçek yaşamımız, tutkular tarafından yönlendirilmediği sürece, can sıkıcı ve yavandır; onu tutkular yönlendirdiğinde ise, çok geçmeden acı vermeye başlar: Bu yüzden yalnızca, istençlerinin hizmeti için gereken ölçünün üstünde herhangi bir zeka fazlalığına sahip olanlar mutludurlar. Çünkü böylelikle, gerçek yaşamlarının yanı sıra, kendilerini sürekli olarak ve acısız ama yine de canlı bir biçimde meşgul eden ve eğlendiren, entelektüel bir yaşam sürdürürler. Böyle bir entelektüel yaşam, salt can sıkıntısına karşı değil, onun yıkıcı sonuçlarına karşı da korur. Yani kötü topluma ve insanın mutluluğunu bütünüyle gerçek dünyada aradığı zaman içine düştüğü çok sayıda tehlikeye, musibete, yitime ve savurganlığa karşı bir koruma duvarı oluşturur. Buna karşılık normal insan, yaşamından haz alması bakımından, kendi dışındaki şeylere, mala mülke, mevkiye, kadınlara ve çocuklara, arkadaşlara vb. muhtaçtır; yaşamının mutluluğu bunlara dayanır: Bu yüzden, onları yitirdiğinde ya da onların kendisini aldattığını düşündüğünde yıkılır."

"Fazla bilgelik olan yerde, fazla keder vardır."- Anonim ahit filozofları

"Kendilerinde yetenekli bir akıl ve doğru bir yargı hisseden, ama yüksek zihinsel yetenekleri bulunduğuna güvenemeyenlerin, herkesin bildiği verileri elinin altında tutan büyük insan yığınının dışında çıkmak ve yalnızca tüm bilgili çalışkanlıkla ulaşılabilecek en ücra noktalara varabilmek için, çok alıştırma yapmaktan ve çok çalışmaktan kaçınmamaları gerekir."

"Akıllı kişi, hazzı değil, acısızlığı hedefler"
- Aristoteles

"Bir insanın durumunu, mutluluğuna göre değerlendirmek isteniyorsa, onu hoşnut edenin değil, canını sıkanın ne olduğunu sormak gerekir: Çünkü bu ikincisi, kendi başına, ne denli azsa, insan da o denli mutludur; çünkü bu esneklik durumu, ayrıntılara karşı duyarlı olmayı da içerir; mutsuzken ayrıntıları duyumsayamayız bile."

"İnsan yaşamının mutluluğunu, yaşamın çok sayıda gerekliliği yüzünden, geniş bir temel üzerine inşa etmekten kaçınılmalıdır: Çünkü böyle geniş bir temel üzerinde durursa, çok sayıda kazaya olanak tanıyacağı için, kolaylıkla çökebilir ve bu kazalar da hiç eksik olmazlar. Bu yüzden büyük mutsuzluktan kaçınmanın en güvenli yolu, istemlerini, her türden olanağına oranla, olabildiğince düşük tutmaktır."

"Yaşam bilgeliğinin önemli bir noktası, biri diğerine zarar vermesin diye dikkatimizi biraz bugüne biraz da geleceğe yöneltişimiz arasındaki orantının doğruluğuna dayanır. Çoğu kimse, fazlasıyla bugünde yaşar, bunlar düşüncesizlerdir; bazıları da fazlasıyla gelecekte yaşarlar, bunlar da korkaklar ve endişelilerdir."


"Her türlü sınırlandırma mutlu eder. Görüş etkime ve dokunma ufuklarımız ne denli dar iseler, o denli mutluyuzdur: Ne denli geniş iseler, kendimizi o denli sıkıntılı ya da endişeli duyumsarız. Çünkü bu ufuklarla birlikte, sorunlar, arzular, ve korkular da büyür. Bu yüzden körler bile, bize a priori görünmesi gerektiği denli mutsuz değildirler: Yüz hatlarındaki yumuşak, neşeli dinginlik bunu kanıtlar."


"Mutluluk, yetinmeyi bilenlerindir"
- Aristoteles

"Yalnızlık tüm seçkin zihinlerin yazgısıdır: Zaman zaman bundan yakınacaklardır, ama her zaman kötünün iyisi diye bunu seçeceklerdir."


"Üç türlü aristokrasi vardır. 1. Doğuştan ve rütbeden gelen aristokrasi, 2. Para aristokrasisi 3. Zihinsel aristokrasi. Sonuncusu aslında en seçkin olanıdır, kendisine zaman tanındığında böyle olduğunu açıkça görülecektir. Büyük Frederik bile, bakanlar ve generaller, nazırlar masasında yemek yerlerken, Voltaire'in, hükümdarların ve prenslerinin oturduğu bir masada yer almasına alınganlık gösteren saray nazırına, 'Ayrıcalıklı kafalar, prenslerle aynı düzeydedirler' demişti."

"Sahip olmadığımız bir şeye bakarken, bizde hemen, 'Bu benim olsaydı nasıl olurdu?' düşüncesi doğard ve bu eksik şeyin eksikliğini duyumsatır. Bunun yerine daha sık, 'Bu bende olmasaydı nasıl olurdu?' diye sormalıyız; demek istiyorum ki, sahip olduğumuz şeylere ara sıra, onu yitirdikten sonra gözümüze nasıl görüneceğini düşünerek bakmaya çalışmalıyız; üstelik bu ne olursa olsun: Mülkiyet, sağlık, dostlar, sevgili, kadın, çocuk, at ve köpek; çünkü şeylerin değerini, ancak onları yitirdiğimizde anlarız"

Schopenhauer'in söylediklerine katılmamak elde değil, özellikle de insanın mutluluğu üzerine düşüncelerine. Schopenhauer'e göre, daimi mutluluk imkansızdır; ancak uzun süreli neşelilik durumu korunabilir. Algıları kısıtlı bireyler, bu kısıtlılık durumu oranında mutludurlar. Hiç görmemiş bir kör, sabahları güneş açmadığı için mutsuz olmayı bilemez; hiç aşık olmamış bir adam, sevdiğinden ayrılan bir adamın hissettiği kederi duyumsayamaz.

Schopenhauer'in Türkçe'ye Aşkın Metafiziği adıyla çevrilmiş bir kitabı daha var. Onda bu gerçekçi üslubun aşk, kadınlar ve cinsellik üzerine yerleştirildiğini göreceksiniz. Sevgilisinden ayrılan, intihar etmek isteyen arkadaşlara tavsiye ederim.


Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar son bir bölümden sonra sona erecek.